فَأَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ · وَأَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ
Fe-ashâbü'l-meymeneti mâ ashâbü'l-meymene · Ve ashâbü'l-meş'emeti mâ ashâbü'l-meş'eme "Sağın adamları — nedir sağın adamları! Uğursuzluğun adamları — nedir uğursuzluğun adamları!"
ٱلْمَيْمَنَة (kök ي-م-ن) ve ٱلْمَشْـَٔمَة (kök ش-ء-م) Beled 90/18-19 bölümünde ayrıntısıyla ele alındı. Oradaki tahlili tekrarlamıyorum. Özet olarak orada kaydedilenler şunlardı ve burada dayanak alınıyor:
- İki kelime de mef'ale veznindedir: "sağın/uğurun bulunduğu yer", "solun/uğursuzluğun bulunduğu yer".
- Her iki kelimede de iki anlam birlikte çalışır: yön (sağ/sol) ve uğur (bereket/uğursuzluk). Türkçede ikisini birden karşılayacak bir kelime yoktur.
- Yemen ve Şam adlarının bu iki yönle ilişkilendirilmesi dilcilerin naklettiği bir izahtır; tarihî kesinliği hakkında Beled bölümünde hüküm verilmemiştir ve burada da verilmiyor.
- ashâb kalıbı Fîl bölümünde işlendi: "Kur'an toplulukları, onları tanımlayan tek şeye bağlayarak adlandırır."
- Beled bölümünde ayrıca bir sınır çizilmişti: bu ayrım bir yön sembolizmidir; buradan fizikî sağ el ya da sol el hakkında bir hüküm çıkarılamaz. O sınır burada da geçerlidir.
Beled bölümü bu iki ayeti zaten paralel olarak anmıştı. Buradan itibaren o bölümün vermediği şeye geçiyorum.
Bu soru bilgi sorusu değildir. Kâria bölümünde bu kullanım için verilen ad şuydu: istifhâm-ı ta'zîm ya da tefhîm — soru, cevap istemek için değil, sorulan şeyin büyüklüğünü göstermek için sorulur. Türkçede en yakın karşılığı "Nasıl bir şeydir o!" gibi bir ünlemdir.
Ve orada kaydedilen bir şey daha vardı: zamirle idare edilebilecek yerde ismin tekrarı, tefhîm ve tehvîl bildirir. "Nedir onlar?" denebilirdi; denmemiş, ismin tamamı tekrarlanmış.
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 8 | Ashâbü'l-meymeneti mâ ashâbü'l-meymene |
| 9 | Ashâbü'l-meş'emeti mâ ashâbü'l-meş'eme |
| 27 | Ashâbü'l-yemîni mâ ashâbü'l-yemîn |
| 41 | Ashâbü'ş-şimâli mâ ashâbü'ş-şimâl |
Kâria ve Hâkka'da bu kalıp dehşet bildiriyordu; sorulan şey kıyametin kendisiydi. Burada aynı kalıp hem iyiler hem kötüler için kullanılıyor.
Yani kalıbın kendisi bir hüküm taşımıyor. "Nedir sağın adamları!" bir hayranlık, "nedir uğursuzluğun adamları!" bir dehşet ifadesidir — ama ikisi de aynı üç kelimeyle kuruluyor.
Bu, İnşikâk bölümünde ش-ق-ق kökü için ve Kâria bölümünde ب-ث-ث kökü için kaydedilen ilkenin bir başka örneğidir: biçim tek başına bir hüküm taşımaz; hükmü belirleyen, biçimin neyi konu ettiğidir.
- أَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ — mübteda.
- مَآ أَصْحَٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ — haber. İçinde mâ mübteda, ashâbü'l-meymene haberdir; bu soru cümlesi bütün olarak birinci ismin haberi olur.
Bu, Kâria 101/1-2'nin birebir aynı yapısıdır ve orada tablolanmıştı. Fark, Kâria'da yapının üç ayeti kaplaması, burada tek ayette tamamlanmasıdır.
Fâ Arapçada tafsîl (ayrıntıya geçme) bildirir: bir bütün söylendikten sonra parçaları sayılırken kullanılır. Yedinci ayet "üç sınıf" demişti; sekizinci ayet fâ ile o üçün sayımını açıyor.
Ve onuncu ayet de vâv ile geliyor: ve's-sâbikūne's-sâbikūn. Yani üç grup dilbilgisel olarak eşit sıralanmış: biri açıyor, ikisi ekleniyor.
Bu, bir şeyi doğruluyor: üçüncü grup, ilk ikisinin dışına atılmış bir istisna değil; aynı listenin üçüncü maddesi.
İki kelimenin taşıdığı ikili anlam — yön ve uğur — bugün de canlıdır ve dilin bu tarafı fark edilmeden kullanılır.
Türkçede "sağı solu belli olmamak", "sağ salim", "solunda kalmak"; Batı dillerinde sinister (sol → uğursuz), dexterity (sağ → beceri). Dilin bu yönelimi neredeyse evrenseldir ve muhtemelen insanların çoğunun sağ elini kullanmasıyla ilgilidir — bu, dil tarihçilerinin kaydettiği bir açıklamadır ve makuldür.
Ayetin yaptığı şey, bu hazır çağrışımı almak ve içini değiştirmektir. Beled bölümünde kaydedildiği gibi: Kur'an yerleşik çağrışımı kullanır ama ona bir hüküm yükü bindirir.
Ve bu, metnin genel bir tekniğidir: hazır bir kalıbı yıkmak yerine, kalıbı alıp ölçüsünü değiştirmek. Sağ taraf uğurdur — ama uğurun ölçüsü artık soy, mal ya da şans değil.