ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ · وَقَلِيلٌ مِّنَ ٱلْءَاخِرِينَ
Sülletün mine'l-evvelîn · Ve kalîlün mine'l-âhirîn "Öncekilerden bir bölük, sonrakilerden ise az kimse."
Anlamı: dilcilerin ortak verdiği karşılık topluluk, cemaat, kalabalık bir gruptur. Kelimenin sayı bakımından ne kadarını bildirdiği tartışmalıdır: bir kısım dilci "çok kalabalık", bir kısmı "belirsiz bir grup" der.
| Türetme | İzah |
|---|---|
| ث-ل-ل | Selle — yıkmak, devirmek (sülle arşuhû — tahtı yıkıldı); ayrıca yığmak. Buna göre sülle, "yığılmış topluluk" |
| Ayrı bir isim | Doğrudan "cemaat" anlamında yerleşmiş bir isim; kökle bağı zayıf |
Kesin bir etimoloji hükmü vermiyorum. Sözlüklerde her iki yaklaşım da bulunur. Kesin olan, kelimenin bir insan topluluğu bildirmesidir; ayet bunu 14. ayetteki kalîl ile karşıtlığa sokarak zaten netleştiriyor.
Kök: ق-ل-ل. Azlık. Müzzemmil bölümünde bu kelimenin sûre içindeki üç kullanımı tablolanmıştı; oradaki tahlili tekrarlamıyorum.
Dizimdeki karşıtlık açıktır: sülle / kalîl. Biri çokluk, biri azlık. Ve ikisi de nekre (belirsiz) geliyor — sayı verilmiyor, oran verilmiyor.
Burası sûrenin en çok tartışılan yerlerinden biridir ve tartışma iki ayet sonra (39-40) daha da keskinleşecek.
| Görüş | Evvelîn kim | Âhirîn kim |
|---|---|---|
| Ümmetler | Geçmiş peygamberlerin ümmetleri — Âdem'den son peygambere kadar | Son peygamberin ümmeti |
| Bu ümmetin nesilleri | İlk müslümanlar, sahâbe nesli | Sonraki nesiller |
| Genel | İnsanlığın erken dönemleri | İnsanlığın geç dönemleri |
Birinci görüş en yaygın olanıdır ve gerekçesi şudur: sûre 49-50. ayetlerde aynı iki kelimeyi kullanacak — "De ki: öncekiler de sonrakiler de belirli bir günün buluşma vaktinde toplanacaklardır" — ve orada anlam açıkça bütün insanlıktır. Aynı sûre içinde aynı çift, aynı anlamda.
İkinci görüş de klasik kaynaklarda savunulur ve gerekçesi, "az" olmanın son ümmet için ağır bir hüküm sayılmasıdır. Bu bir anlam gerekçesidir, lafız gerekçesi değildir.
| Sâbikūn (13-14) | Ashâbü'l-yemîn (39-40) | |
|---|---|---|
| Öncekilerden | ثُلَّةٌ — bir bölük | ثُلَّةٌ — bir bölük |
| Sonrakilerden | وَقَلِيلٌ — az | وَثُلَّةٌ — bir bölük |
İki ayet çifti neredeyse birebir aynıdır ve tek bir kelimede ayrılır. Birinci grupta sonrakiler kalîl, ikinci grupta sülle.
- Öne geçenlerin çoğu öncekilerdendir; sonrakilerden az kişi bu gruba girer.
- Sağın adamları ise iki taraftan da kalabalıktır.
Bu asimetri sûrenin kendi verisidir ve izah isteyen bir veridir. Klasik kaynaklarda öne çıkan izahlar şunlardır:
| İzah | Mantığı | Zayıf tarafı |
|---|---|---|
| En üst mertebe her zaman azdır | Sâbikūn en dar gruptur; dar gruba sonradan girmek daha zordur, çünkü ilk olmanın kendisi bir öncelik türüdür | Neden özellikle "sonrakiler"de az olduğunu tek başına açıklamıyor |
| İlk olmanın değeri | Bir çağrıya ilk uyanlar, o çağrı yerleştikten sonra uyanlardan farklı bir konumdadır | Bu, "öncekiler"i ilk müslümanlar sayan okuyuşa bağlı |
| Peygamberlerin çokluğu | Evvelîn bütün geçmiş ümmetlerse, onların içinde peygamberler ve onlara ilk uyanlar vardır; sayıca daha kalabalık bir havuz | Sayı karşılaştırması metinde yok |
Dikkat edin — azalan tek grup, ölçüsü "öne geçmek" olan gruptur. Sağın adamları için oran değişmiyor.
Öne geçmek, tanımı gereği göreli bir iştir: birine göre önde olursunuz. Sağın adamı olmak ise göreli değildir; bir eşiği geçmektir. Göreli olan bir ölçüde, sonradan gelenin önde olma imkânı yapısal olarak daralır — çünkü önü zaten alınmıştır.
Bu bir okumadır, metnin iddiası değildir ve şunu da eklemek zorundayım: ayet bir sebep vermiyor. Sadece iki oran koyuyor.
Klasik tefsirlerde şöyle bir haber nakledilir: 13-14. ayetler indiğinde müslümanlara ağır geldi, ardından 39-40. ayetler indi ve rahatlattı.
Bu haberin senedi hakkında hüküm vermiyorum ve kaynağını vermiyorum, çünkü kesin bilmiyorum. Kaydettiğim şey, haberin tefsir literatüründe bu iki ayet çifti münasebetiyle yaygın biçimde anıldığıdır.
Ve şunu belirtmek gerekir: bu haber doğru olsun ya da olmasın, iki ayet çiftinin metindeki sırası aynı işi görüyor. Önce dar bir kapı gösteriliyor, sonra geniş bir kapı. Sûre üzüntüyü kendi içinde gideriyor.
Kıyâme bölümünde şöyle bir kayıt düşülmüştü: Kur'an insanları tasnif ederken genellikle oran belirtmez — "birtakım yüzler" der, sayı vermez.
Vâkıa bu genel tavrın istisnasıdır ve bunu açıkça yazmak gerekiyor. Burada bir oran diliyle konuşuluyor: sülle ve kalîl.
1. Verilen şey sayı değil, iki belirsiz nicelik: "bir bölük" ve "az". 2. Yüzde yok, kesir yok, mutlak rakam yok. 3. İki nicelik birbirine göre anlam kazanıyor; tek başlarına bir şey söylemiyorlar.
Yani Vâkıa oran vermiyor; karşılaştırma yapıyor. Bu, Kıyâme'de kaydedilen tavırla çelişmiyor: Kur'an hâlâ kaç kişi olduğunu söylemiyor.
Ve bu ayrımın pratik bir sonucu var: bu ayetlerden hareketle "kurtulanların yüzdesi" gibi bir hesap kurulamaz. Sayı-hesap yasağı bu tefsirde baştan beri geçerlidir ve burada da geçerlidir.
Bu iki ayet çifti, dinî metinlerin en çok istismar edilen alanlarından birine dokunuyor: kimin kurtulacağı sorusu.
Bir. Oran veriyor ama kimlik vermiyor. "Az" diyor, ama "şunlar az" demiyor. Kişi bu ayeti okuduğunda kendisinin hangi tarafta olduğunu öğrenmiyor.
İki. İki farklı oran vererek "az olan" korkusunu sınırlıyor. Eğer sûre yalnızca 13-14'ü verseydi, tablo tek yönlü olurdu. Otuz dokuz ve kırkıncı ayetler o tabloyu genişletiyor: dar kapı en üst grubun kapısıdır; kurtuluşun kapısı değil.
Bu ayrımın kaçırılması bir hataya yol açar ve o hata bugün de görülür: en üst mertebenin şartlarını kurtuluşun şartı sanmak. Sûre iki grubu ayrı ayrı sayarak bunu engelliyor.