فَنَادَوْا۟ صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَىٰ فَعَقَرَ
فَ bağlacı Arapçada ta'kîb bildirir: art arda gelme, aralıksızlık. Vâv sadece bağlar; sümme araya süre koyar; fâ hemen ardından demektir.
Ve bu hız, on dokuzuncu ayetteki sarsar rüzgârının uzunluğuyla (yedi gece sekiz gün) ve otuz birinci ayetteki sayhanın anlıklığıyla birlikte okunmalıdır. Sûre süreleri farklı farklı veriyor; burada süre sıfıra yakın.
Kök: ن-د-و / ن-د-ي. Nidâ — seslenmek, çağırmak. Nâdî — toplantı yeri, meclis (Alak 96/17'de nâdiyeh — Alak'de işlendi).
Ve dikkat: kök burada د-ع-و değil. Altıncı ayette yed'u'd-dâî, onuncu ayette fe-deâ Rabbehû vardı; ikisi de da'vet kökündendi. Burada nidâ kökü kullanılıyor.
Dilcilerin kaydettiği fark: nidâ sesle seslenmeyi vurgular (uzaktan bağırma); du'â ise çağrının içeriğine bakar. Bu ayrımı naklediyorum; her yerde mutlak biçimde işlediğini iddia etmiyorum.
Kök: ص-ح-ب. Sahibe — birlikte olmak, arkadaşlık etmek. Sâhib — arkadaş, birlikte bulunan, bir şeyin sahibi.
Kelime seçimi kayda değer. Ayet deveyi kesen kişiyi ne adıyla anıyor, ne suçuyla, ne bir sıfatla. "Onların arkadaşı" diyor — yani onu topluluğa nispetle tanımlıyor.
Klasik kaynaklarda bu kişinin adı nakledilir ve Şems'de kaydedildiği gibi bu ad Kur'an'da geçmez. Şems bölümünde düşülen kayıt burada da geçerlidir; adı tekrarlamıyorum.
| Fiil | Kim yapıyor | Kip |
|---|---|---|
| nâdev — çağırdılar | Topluluk | Çoğul |
| teâtâ — uzandı aldı | Bir kişi | Tekil |
| akar — kesti | Bir kişi | Tekil |
Çoğul fiil, tekil fiilden önce geliyor. Yani eylem topluluğun çağrısıyla başlıyor, bir kişinin eliyle bitiyor.
Şems'de bu tekil/çoğul farkı zaten kaydedilmişti: Kamer tekil kullanır (akar), Şems çoğul kullanır (fe-akarûhâ, 91/14), A'râf ve Hûd da çoğul kullanır (7/77; 11/65). Şems bölümünde ayrıca "tekil fâil, çoğul suç" başlığı altında bu mesele işlenmişti.
Buraya eklediğim tek şey şudur ve kendi okumamdır: Kamer'de hem tekil hem çoğul aynı ayette bulunuyor. Şems tekil fâili ayrı bir ayette anıyor (inbeasa eşkāhâ, 91/12), Kamer ikisini tek cümlede birleştiriyor. Ve birleştirme biçimi, çağrıyı kesmenin parçası yapıyor: fe-nâdev… fe-akar. Aynı fâ zinciri.
Kök: ع-ط-و. Somut anlamı: elini uzatıp almak ya da vermek. A'tâ (IV. bâb) — verdi. Atâ' — bağış, verilen şey.
Bu kök Leyl, Duhâ, Kevser ve Nebe''de işlendi — ve orada hep vermek anlamındaydı: fe-emmâ men a'tâ (Leyl 92/5), innâ a'taynâke'l-kevser (Kevser 108/1).
VI. bâb genellikle karşılıklılık bildirir (tekâtelû — dövüştüler). Ama bir de kendini bir işe verme, o işe girişme anlamı vardır. Teâtâ, ikinci türdendir: elini uzatıp bir şeye girişti, o işi üstlendi.
Kendi okumam olarak kaydediyorum: eksiltme (hazif) burada bir anlatım tercihidir. Metin aleti anmıyor; yalnız elin hareketini anıyor. Ve bir sonraki fiil zaten sonucu veriyor. Ayet, aletle değil elle ilgileniyor.
Aynı kelimenin "vermek" anlamıyla akrabalığı da kayda değer: aynı kök Kur'an'da bağışı adlandırır; burada bir kesimi adlandırıyor. Ortak olan şey elin uzanmasıdır; ne için uzandığı kökte yazmıyor.
Akara'l-beîra — deveyi ayaklarından vurdu, bacağını kesip yere düşürdü. Yani akr, önce hareket kabiliyetini yok etmektir; boğazlamak (zebh) ayrı bir kelimedir.
Kökün ortak çekirdeği: bir şeyin devamını kesmek. Devenin yürüyüşü kesilir, kadının nesli kesilir, evin merkezi ise devamlılığın durduğu yerdir.
Şems'de bu kök işlendi. Buraya eklediğim tek şey, âkır ile âkır arasındaki bu bağın bu sûrede işlevsel olduğudur ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: Semûd'un kestiği şey bir hayvan değil, bir düzenin devamıydı. Yirmi sekizinci ayet düzeni kurmuştu (kısmetün beynehüm); yirmi dokuzuncu ayetin fiili, o düzenin sürmesini kesiyor. Kök, tam olarak bunu adlandırıyor.