أَزِفَتِ ٱلْءَازِفَةُ · لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ ٱللَّهِ كَاشِفَةٌ
Ezifeti'l-âzife · Leyse lehâ min dûni'llâhi kâşife "Yaklaşan yaklaştı. Onu Allah'tan başka açacak yok."
Ve burada sûrenin sesi kırılıyor. Elli altı ayet boyunca -â ile biten fasıla, bu ayette -e sesine geçiyor. Yukarıda "Sûrenin yapısı" bölümünde kaydedildi ve orada kırılmanın konu değişimiyle örtüştüğü bir okuma olarak sunuldu.
- أَزِفَ ٱلرَّحِيل — göç vakti yaklaştı, ayrılık dayandı. Dilcilerin en çok verdiği örnek budur.
- آزِف — yaklaşan, vakti dolan.
- أَزَف — dilcilerin kaydettiği bir başka anlam: darlık, sıkışıklık.
İki anlamın nasıl birleştiği üzerinde durmaya değer ve bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum: bir şeyin vakti yaklaştıkça, o iş için kalan zaman daralır. Yaklaşma ile daralma aynı olgunun iki tarafıdır — biri mesafeye, öteki zamana bakar.
| د-ن-و (denâ) | أ-ز-ف (ezife) | |
|---|---|---|
| Ne yaklaşıyor | Mekânda bir şey | Zamanda bir vakit |
| Beraberinde | (nötr) | Daralma, sıkışma |
| Sûredeki yeri | 8-9. ayet: denâ fe-tedellâ | 57. ayet: ezifeti'l-âzife |
Sekizinci ayette yukarıdan bir şey yaklaşmıştı (denâ fe-tedellâ), ve bu bir lütuftu. Elli yedinci ayette bir vakit yaklaşıyor (ezifeti'l-âzife), ve bu bir daralmadır.
İkisi de "yaklaşma"dır ve sûre ikisi için iki ayrı kök kullanıyor. Kök seçimi metnin verisidir; aralarındaki karşıtlığı kurmak benim okumamdır.
"Onları, yaklaşan gün ile uyar." (Ğâfir 40/18 — ve enzirhüm yevme'l-âzifeti)
Kur'an'ın kıyamet için kullandığı adlar, her biri o günün bir yönünü öne çıkarır ve bu tefsirde birçoğu işlendi: el-Kāria (çarpan — Kâria), el-Vâkıa (gerçekleşen — Vâkıa), el-Hâkka (gerçek olan — Hâkka), es-Sâhha (kulakları sağır eden), et-Tâmme (her şeyi bürüyen — Nâziât), el-Ğâşiye (kaplayan — Ğâşiye).
Ve ٱلْءَازِفَة bu adlar arasında tektir: ötekiler o gün ne olacağını adlandırır; bu ad o günün ne kadar uzakta olduğunu adlandırır.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum; adların anlamları ise sözlük verisidir ve bu tefsirin ayrı bölümlerinde kaydedilmiştir.
Cümlenin bütünü iki kelimeden ibaret ve ikisi de aynı kökten: ezifet (fiil) + el-âzife (ism-i fâil).
Bu, Arapçada güçlü bir pekiştirme kalıbıdır ve sûre bunu daha önce iki kez kullandı: vahyün yûhâ (4), esmâün semmeytümûhâ (23). Üçüncü örneği burada.
Arapçada gelecekteki kesin bir olay için mâzî fiil kullanılması bilinen bir tekniktir ve Kur'an'da yaygındır: "Allah'ın emri geldi" (Nahl 16/1: etâ emru'llâh) — orada da olay henüz gerçekleşmemiştir ama geçmiş zamanla anlatılır.
Tekniğin işi şudur: kesinliği zaman kipiyle bildirmek. Olmuş bir şey tartışılmaz; ayet, olayı gramer bakımından tartışılmaz kılıyor.
Kök: ك-ش-ف. Somut anlamı: üstündeki örtüyü kaldırmak, açmak, ortaya çıkarmak. Keşefe — açtı; kişf — açılma.
| Görüş | Kâşife ne | Anlam | Dayanağı |
|---|---|---|---|
| İsm-i fâil, mübalağa tâ'sı ile | "Açan, ortaya çıkaran (kimse)" | "Onu Allah'tan başka açacak / vaktini bildirecek kimse yok" | Râviye, allâme gibi müennes tâ'sının mübalağa için gelmesi Arapçada bilinen bir kullanımdır |
| Masdar | "Açma, açılma" | "Allah'tan başka onu açacak bir açış yok" | Âfiye, âkıbe, kâzibe gibi masdar kalıpları Arapçada vardır — ve kâzibe Vâkıa 56/2'de geçer |
| "Gideren, savan" | Azabı kaldıran | "Allah'tan başka onu geri çevirecek yok" | Kökün "bir şeyi üstünden kaldırmak" anlamı; Kur'an: "zararı gideren" (En'âm 6/17: fe-lâ kâşife lehû illâ hû) |
Üçüncü görüş için En'âm 6/17 güçlü bir delildir ve kaydedilmeli:
"Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur." (En'âm 6/17)
Aynı kök, aynı ism-i fâil — orada müennes tâ'sı olmadan (kâşif) — ve orada anlam açıkça "gidermek"tir.
Buna karşılık birinci ve ikinci görüş, "vaktini bildirmek" yönüne bakar ve Kur'an'ın kıyamet vakti hakkındaki genel tavrıyla uyumludur: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır" (A'râf 7/187).
Tercih yapmıyorum ve gerekçesi şudur: kelime kökü itibarıyla iki anlamı da taşıyor (bir şeyin üstünü açmak = bildirmek; bir şeyi üstünden kaldırmak = gidermek), ve Kur'an bu sûrede hangisini kastettiğini açmıyor.
Ancak şu kaydedilebilir: iki anlam da aynı sonuca çıkıyor — bu iş üzerinde başka hiçbir tarafın yetkisi yok. Ne vaktini bilen var, ne de geri çevirebilen.
مِن دُونِ ٱللَّهِ — "Allah'tan başka, Allah'ı bir yana bırakıp." Bu ifade Kur'an'da düzenli olarak aracı iddialarını reddederken kullanılır. Ve sûrenin 26. ayetiyle bağı açıktır: orada meleklerin şefaati şarta bağlanmıştı; burada da yetki tek elde toplanıyor.