أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ
Kıyâme bölümünde iki anlamın nasıl birleştiği çözümlenmişti ve orada kaydedilenler burada belirleyicidir:
Dilcilerin naklettiği izah şudur: kökün merkezinde ağırlık ve yığın fikri vardır. Vezer, dağdaki sarp ve ağır kaya kütlesidir — insanın arkasına sığındığı şey. Vizr, taşınan ağırlıktır. Vezîr, ağırlığı paylaşan kişidir. Yani aynı kelime ailesi hem sana yüklenen hem sana dayanak olan şeyi adlandırıyor. Çünkü ikisi de ağırlıktır: biri üstünde durur, biri altında. Bu birleştirmeyi kendi okumam olarak sunuyorum; iki anlamın da kökte bulunması sözlük verisidir, aradaki kavramsal işbölümü benim kurduğum bağdır.
| Kıyâme 75/11 | Necm 53/38 | |
|---|---|---|
| İfade | lâ vezera | lâ teziru vâziratün vizra uhrâ |
| Reddedilen | Sığınak | Yükün devri |
| Kök | و-ز-ر | و-ز-ر |
Ve oradaki sonuç: "Aynı kök, iki reddi birden taşıyor: o gün ne arkasına saklanacağın bir şey var, ne de yükünü yükleyeceğin biri. Kaçış yolu ikidir — saklanmak ya da sorumluluğu başkasına atmak — ve Kur'an ikisini de aynı kökten bir kelimeyle kapatıyor."
Kökün en tanıdık türevi: وَزِير (vezîr). Türkçede "vezir" olarak yaşayan bu kelime, aynı kökten gelir ve anlamı "yükü paylaşan"dır.
"Bana ailemden bir yardımcı (vezîran) ver: kardeşim Hârûn'u. Onunla gücümü artır ve onu işime ortak et." (Tâhâ 20/29-32)
Mûsâ, Rabbinden bir vezîr isterken bir yük ortağı istiyordu. Ve dikkat: bu sûrenin 36. ayeti tam olarak Mûsâ'nın sahifelerinden söz ediyor.
Bu bir tesadüf olabilir ve öyle olduğunu düşünüyorum; ancak kelime ailesinin bu iki ucu — yükü paylaşan yardımcı ile yükü devredilemeyen sorumluluk — birlikte durduğunda bir ayrım görünür hale geliyor:
Bir işte yardımcı olunabilir; bir hesapta olunamaz. Vezir, işin yükünü paylaşır; ama hesap günü kimse kimsenin vizrini almaz.
Bu ayrımı kendi okumam olarak kaydediyorum. Kelimenin iki türevi sözlük verisidir; aralarındaki bu işbölümü benim kurduğum bağdır.
Fâil, fiil ve nesne — üçü de tek kökten. Bu, Arapçada güçlü bir pekiştirmedir ve cümleyi neredeyse bir formüle dönüştürüyor.
Ve ism-i fâilin müennes olması bir gramer meselesidir: vâzire — "taşıyan (dişil)". Nedeni, nefs kelimesinin müennes olmasıdır; yani "yük taşıyan bir nefis". Bu, Arapça gramerinin işleyişidir, cinsiyetle ilgili bir hüküm değildir.
| Yer | Lafız |
|---|---|
| En'âm 6/164 | ve lâ teziru vâziratün vizra uhrâ |
| İsrâ 17/15 | ve lâ teziru vâziratün vizra uhrâ |
| Fâtır 35/18 | ve lâ teziru vâziratün vizra uhrâ |
| Zümer 39/7 | ve lâ teziru vâziratün vizra uhrâ |
| Necm 53/38 | ellâ tezira vâziratün vizra uhrâ |
Nûh bölümünde bu tekrar zaten kaydedilmişti ve orada bir kelâmî tartışmada delil olarak kullanılmıştı:
Kur'an'ın genel ilkesi bunun tersidir. "Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez" (En'âm 6/164; İsrâ 17/15; Fâtır 35/18; Zümer 39/7; Necm 53/38). Bu ilke Kur'an'ın en çok tekrarladığı hükümlerden biridir. Kimse doğduğu aileden dolayı hükümlü değildir.
Ve bu sûredeki geçişin ayrıcalığı şudur: öteki dört yerde cümle bir hüküm olarak veriliyor. Burada, "eski sahifelerde yazılı olanlar"ın ilk maddesi olarak veriliyor.
Bu sûrenin muhatabı, yeni bir şey duyduğunu düşünen bir topluluktu. Ve sûrenin ilk yarısında tartışılan mesele tam olarak buydu: bu adam nereden konuşuyor?
Otuz altıncı ayet, tartışmaya üçüncü bir taraf sokuyor: Mûsâ ve İbrâhim. İkisi de o toplumda bilinen ve — özellikle İbrâhim — sahiplenilen isimlerdir. Mekke, İbrâhim'in mirasçısı olduğu iddiasındaydı.
Yani sûre şunu yapıyor: muhatabın kabul ettiği bir kaynağı gösterip, orada aynı esasların bulunduğunu söylüyor.
Ve bu, sûrenin bilgi tartışmasını kapatan hamledir. Bilgi kaynağı üç kez sorulmuştu: gördü mü (35), bildirildi mi (36). Şimdi üçüncü cevap geliyor: bu esaslar zaten önceden bildirilmişti.
Sûrenin son ayetlerinden biri bunu açıkça formüle edecek: هَٰذَا نَذِيرٌ مِّنَ ٱلنُّذُرِ ٱلْأُولَىٰ — "Bu, önceki uyarıcılardan bir uyarıcıdır" (56).
A'lâ bölümünde aynı mesele işlenmişti ve orada kaydedilen not burada da geçerlidir: "İbrâhim'in sayfaları hiçbir mevcut metinle eşleştirilmedi. Ayetin bir belge iddiası değil, bir süreklilik iddiası taşıdığı kaydedildi."
Aynı ihtiyat burada da gerekiyor: Kur'an "Mûsâ'nın sahifeleri"nin bugün elde bulunan hangi metne karşılık geldiğini söylemez ve ben de bir eşleştirme yapmıyorum.