وَلِلَّهِ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ لِيَجْزِىَ ٱلَّذِينَ أَسَٰٓـُٔوا۟ بِمَا عَمِلُوا۟ وَيَجْزِىَ ٱلَّذِينَ أَحْسَنُوا۟ بِٱلْحُسْنَى
Ve lillâhi mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard · Li-yecziye'llezîne esâû bimâ amilû ve yecziye'llezîne ahsenû bi'l-husnâ "Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Kötülük yapanları yaptıklarıyla, iyilik yapanları da en güzeliyle karşılamak için."
Ve bu, ilk bakışta tuhaf bir bağdır. "Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır" — bunun sebebi karşılık vermek mi?
Bağ şudur ve ayetin mantığı burada: karşılık verme yetkisi, mülkiyetten doğar. Bir şeyin sahibi değilsen, onun üzerinde hüküm veremezsin. Hesap sorma hakkı, sahiplikten gelir.
Ve bu, o toplumun çok iyi bildiği bir hukuktur: bir kölenin hesabını efendisi sorar, bir sürünün hesabını sahibi tutar, bir malın taksimini maliki yapar.
Ayet bu bilinen ilkeyi kâinat ölçeğine taşıyor. Yirmi beşinci ayette söylenmişti: "sonu da öncesi de Allah'ındır." Otuz birinci ayet aynı mülkiyeti mekân üzerinden tekrarlıyor ve bu kez sonucunu ekliyor.
| Ayet | Mülkiyet | Sonuç |
|---|---|---|
| 25 | Zaman (el-âhıra ve'l-ûlâ) | (söylenmiyor) |
| 31 | Mekân (mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard) | Karşılık (li-yecziye) |
| Kim | Fiil | Neyle karşılanıyor | |
|---|---|---|---|
| Birinci | ellezîne أَسَٰٓـُٔوا۟ — kötülük yapanlar | yecziye | بِمَا عَمِلُوا۟ — yaptıklarıyla |
| İkinci | ellezîne أَحْسَنُوا۟ — iyilik yapanlar | yecziye | بِٱلْحُسْنَى — en güzeliyle |
Simetrik olsaydı: kötülük yapanlara bi-mâ amilû, iyilik yapanlara da bi-mâ amilû denirdi. Ya da: kötülük yapanlara bi's-sû'â, iyilik yapanlara bi'l-husnâ.
- Kötülük yapan, tam olarak yaptığıyla karşılanıyor. Fazlası yok. Bi-mâ amilû — "işledikleri şeyle."
- İyilik yapan, "en güzel"le karşılanıyor. Bi'l-husnâ — ism-i tafdîlin müennesi: "daha güzel olanla."
"Kim bir iyilikle gelirse ona on katı vardır. Kim bir kötülükle gelirse, ancak onun dengiyle cezalandırılır ve onlara haksızlık edilmez." (En'âm 6/160)
"Kötülüğün cezası, dengi bir kötülüktür." (Şûrâ 42/40)
Ve otuz birinci ayet bunu gramerin içine yerleştirmiş. Kelime seçimi değişiyor: birinde fiil (amilû — yaptıkları), ötekinde bir sıfat (el-husnâ — en güzel olan). Birinci taraf kendi fiiline bağlanıyor; ikinci taraf fiilinin ötesine geçiyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum; iki cümlenin farklı kurulduğu ise metnin verisidir ve karşılaştırılabilir.
س-و-أ. Sû' — kötülük, çirkinlik. أَسَاءَ (if'âl) — kötülük yaptı. Aynı kökten seyyie (kötülük), sev'e (örtülmesi gereken yer).
ح-س-ن. Hüsn — güzellik, iyilik. أَحْسَنَ (if'âl) — güzel yaptı, iyilik etti. Aynı kökten ihsân, hasene, hüsnâ.
İkisi de IV. bâbda (if'âl) ve bu bir dizim nüktesidir. Bu bâb Arapçada geçişlilik ve bir şeyin ortaya çıkarılması bildirir. Yani fiiller "kötü oldular / iyi oldular" değil, "kötülük ürettiler / iyilik ürettiler" demektir.
Fark önemlidir: ayet bir kişilik tarifi yapmıyor, bir üretim kaydediyor. Kötü insan / iyi insan değil; kötülük yapan / iyilik yapan.