إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْءَاخِرَةِ لَيُسَمُّونَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ ٱلْأُنثَىٰ · وَمَا لَهُم بِهِۦ مِنْ عِلْمٍ
İnne'llezîne lâ yü'minûne bi'l-âhırati le-yüsemmûne'l-melâikete tesmiyete'l-ünsâ · Ve mâ lehüm bihî min ilm; in yettebiûne ille'z-zanne; ve inne'z-zanne lâ yuğnî mine'l-hakkı şey'â "Âhirete inanmayanlar, meleklere dişi adı takıyorlar. Bu konuda hiçbir bilgileri yok; ancak zanna uyuyorlar. Ve zan, haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz."
Beklenen cümle şudur: "melekleri dişi sayıyorlar" ya da "meleklere kız diyorlar." Ayet böyle demiyor.
Yani ayet, yapılan işi bir adlandırma işlemi olarak niteliyor ve bunu gramerin içine yerleştiriyor. Fiil yüsemmûne (adlandırıyorlar), masdar tesmiye (adlandırma) — ikisi de aynı kökten.
23. ayet: esmâün سَمَّيْتُمُوهَا — "isimlendirdiğiniz isimler" 27. ayet: لَيُسَمُّونَ … تَسْمِيَةَ — "adlandırışla adlandırıyorlar"
Sûre, meseleyi ısrarla bir adlandırma meselesi olarak tutuyor. Bir inanç tartışması değil; bir dil işlemi tartışması. Ve bunu iki kez, aynı gramer aletiyle söylüyor.
Cümlenin öznesi kayda değer. Ayet "müşrikler" ya da "kâfirler" demiyor. "Âhirete inanmayanlar" diyor.
Bir okuma imkânı öneriyorum ve kendi okumam olduğunu belirtiyorum: bir adlandırmanın sorumluluğu doğuracağına inanmayan kişi, adlandırmada serbesttir. Hesap yoksa, ne dediğin de önemli değildir.
Ve bu okumayı destekleyen bir sûre içi veri var: 31. ayet, sûrenin bir sonraki bloğunda, tam olarak karşılık ilkesini kuracak — "kötülük yapanlara yaptıklarının karşılığını, iyilik yapanlara da en güzelini vermek için." Sıra şudur: adlandırma keyfîdir çünkü hesap yoktur (27); oysa hesap vardır (31).
Ve şunu eklemek gerekiyor: STYLE gereği bu tefsirde bir topluluk hakkında toptan hüküm kurulmaz. Ayetin tarif ettiği bir vasıftır: âhirete inanmamak ve buradan hareketle keyfî adlandırma yapmak. Kim bu vasfı taşırsa hükme dahildir.
Kök: أ-ن-ث. Bu kök Kıyâme ve Leyl bölümlerinde geçti. Kıyâme bölümünde kaydedilen not: "أ-ن-ث kökündeki 'yumuşaklık' izahı nakledildi, kesinlik iddiasında bulunulmadı."
Dilcilerin naklettiği izah şudur: kök, yumuşaklık ve esneklik fikri taşır — enîs, enes gibi kelimelerle ilişkilendirilir. Bu türetme kesin değildir ve ihtiyat kaydıyla naklediyorum.
| Ayet | İfade | Ne yapılıyor |
|---|---|---|
| 21 | ve lehü'l-ünsâ | Allah'a isnat ediliyor — iftira |
| 27 | tesmiyete'l-ünsâ | Meleklere ad olarak takılıyor — keyfî adlandırma |
| 45 | ve ennehû halaka'z-zevceyni'z-zekera ve'l-ünsâ | Allah'ın yarattığı — bir varlık kategorisi |
İlk iki ayette ünsâ, insanların Allah'a yakıştırdığı bir sıfat. Kırk beşinci ayette ise Allah'ın yarattığı bir şey — ve erkekle birlikte, eşit bir çiftin yarısı olarak.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelime tekrarıdır: sûre, bir kelimeyi önce bir iftiranın malzemesi olarak gösteriyor, sonra onu yaratılışın içine yerleştiriyor. Yani mesele dişiliğin kendisi değil; dişiliğin nereye konduğudur. Yaratılana ait olan şey, yaratana isnat edilince iftira olur.
Kelimenin üç geçişi metnin verisidir; aralarındaki bu ilişkiyi kurmak benim okumamdır ve bir nakil değildir.
Cümle iki kez pekiştirilmiş: mâ lehüm (yokluk) + min ilm (min zâid, olumsuzluğu genelleştiriyor). Yani "hiçbir türden bilgileri yok."
بِهِ zamiri neye dönüyor? İki okuma var: adlandırmaya, ya da meleklerin cinsiyetine. İki okuma da mümkündür ve anlamı fazla değiştirmiyor.
"Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Yaratılışlarına şahit mi oldular? Şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklar." (Zuhruf 43/19)
Oradaki soru bu ayeti aydınlatıyor: bilgi, ya görgüyle ya bildirimle olur. Melekler görülmemiştir ve bu konuda bir bildirim inmemiştir (53/23: mâ enzela'llâhü bihâ min sultân). Geriye tek yol kalıyor: tahmin.
- Lâ yuğnî — "yeterli gelmez." Fiil, yukarıda 26. ayette de kullanılmıştı (lâ tuğnî şefâatühüm). Aynı fiil iki ayet arayla iki kez.
- Şey'en — "hiçbir şey." Yani kısmen de yeterli değil.
Hükmün yapısı şudur: zan ile hak arasında bir derece farkı değil, bir tür farkı var. Zan çoğaltılarak hakka dönüşmez. Bin kişinin aynı şeyi sanması, o şeyi doğru yapmaz.
Ve bu, ölçülebilir bir tespittir. Bir kanaatin ne kadar yaygın olduğu ile ne kadar doğru olduğu arasında zorunlu bir ilişki yoktur; ikisi ayrı sorulardır. Ayet bu ayrımı kuruyor.
Bugüne bakan yönü aşağıda toplu olarak ele alınacak; ama burada şu kadarı kaydedilebilir: sûre, bir inancın yanlışlığını iddia ederken karşı tarafın samimiyetini tartışmıyor. Tartıştığı şey dayanak. Bu ayrım, tartışma âdâbı bakımından da kayda değerdir.