أَفَرَءَيْتُمُ ٱللَّٰتَ وَٱلْعُزَّىٰ · وَمَنَوٰةَ ٱلثَّالِثَةَ ٱلْأُخْرَىٰٓ
E-fe-raeytümü'l-Lâte ve'l-Uzzâ · Ve Menâte's-sâlisete'l-uhrâ "Lât'ı ve Uzzâ'yı gördünüz mü? Ve üçüncüsü olan öteki Menât'ı?"
Bu kalıp Vâkıa bölümünde ayrıntılı işlendi. Orada Vâkıa'nın dört delilinin hepsinin e-fe-raeytüm ile başladığı ve kalıbın yapısı tablo halinde verilmişti.
Kalıbın işi şudur: "bana bir söyleyin bakalım" — muhataba bir nesne gösterip onun hakkında hüküm vermesini istemek. Türkçedeki "peki şuna ne diyeceksiniz?" ifadesi karşılığıdır.
| Görüş | Kök | İzah |
|---|---|---|
| إله / الله'ın müennesi | أ-ل-ه ya da ل-ي-ه | İlâhın dişil biçimi: "tanrıça". Bu görüşte ad, doğrudan tanrılık iddiasının dişilleştirilmiş halidir |
| لَتَّ fiilinden | ل-ت-ت | Letta — kavut/un ile yağı karıştırıp yoğurmak. Bu izaha bağlı olarak, hacılara kavut yoğurup ikram eden bir adamın ölümünden sonra kutsandığı yönünde bir anlatı nakledilir |
İkinci izaha bağlı olarak bir kıraat farkı da nakledilir: kelimenin şeddeli olarak (ٱللَّاتّ) okunduğu belirtilir; bu okuyuşta ad, letta fiilinin ism-i fâilidir — "yoğuran". İmam adı vermiyorum.
Tercih yapmıyorum. Birinci izah dilbilimsel olarak daha düzgündür (Allâh → el-Lât dişilleştirmesi Arapçada işleyen bir kalıptır). İkinci izah bir anlatıya dayanır ve anlatının tarihî değeri tartışmalıdır.
Ama iki izahın ortak noktası kayda değerdir ve sûrenin 23. ayetiyle doğrudan ilgilidir: her iki izahta da ad türetilmiş bir addır. Ya ilâhtan türemiştir ya bir fiilden. Yani ad, adlandırılanın kendisinden gelmiyor; insan dilinden geliyor.
Kaynaklarda Lât'ın Tâif'te bulunduğu ve Sakīf kabilesince benimsendiği nakledilir. Ayrıntılara girmiyorum, çünkü bu bilgiler siyer ve ensâb literatürüne aittir ve Kur'an bunları vermez.
Kök: ع-ز-ز. Bu kök bu tefsirde birçok yerde işlendi (Haşr, Hadîd, Mülk, Bürûc ve diğerleri). Orada kaydedilen:
Kökün somut anlamı sertlik ve dayanıklılıktır. Ardun azâz — sert, kazılması güç toprak. Buradan iki yön çıkar: yenilmezlik (kırılmayan, boyun eğdirilemeyen) ve nadirlik/değer (azze'ş-şey'ü: nadirleşti). İki anlam birbirine bağlıdır: ulaşılması zor olan hem güçlüdür hem değerlidir.
ٱلْعُزَّىٰ, أَعَزّ (e'azz — en güçlü) ism-i tafdîlinin müennesidir: fu'lâ vezni. Yani adın kelime kelime anlamı: "en güçlü olan (dişil)."
Çünkü el-Uzzâ, aynı kökten olan ٱلْعَزِيز (Azîz) ile akrabadır — ve Azîz, Kur'an'da Allah'ın isimlerinden biridir. Yani putun adı, Allah'ın bir sıfatının dişilleştirilmiş üstünlük derecesidir.
Bunu bir sözlük gözlemi olarak kaydediyorum. Adın böyle kurulmuş olması, 23. ayetin "sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden ibarettir" hükmüyle örtüşüyor: ad, mevcut bir dinî sözlükten devşirilmiş.
Kaynaklarda Uzzâ'nın Mekke yakınlarında, Nahle vadisinde bulunduğu nakledilir. Tebbet (Mesed) bölümünde kaydedildiği gibi, Ebû Leheb'in asıl adının Abdüluzzâ — "Uzzâ'nın kulu" — olduğu siyer kaynaklarında verilir; yani ad, o toplumda kişi adlarına kadar girmişti.
Kök: م-ن-ي. Bu kök Kıyâme bölümünde işlendi; orada kaydedilenler:
- مَنَىٰ (menâ) — takdir etti, ölçtü, biçti. - مَنِىّ (menî) — akıtılan. - مَنِيَّة (meniyye), çoğulu مَنَايَا — ölüm; dilcilerin izahına göre "takdir edilmiş olan". - أُمْنِيَّة (ümniyye), çoğulu أَمَانِىّ — temenni, kuruntu. Kıyâme bölümünde bu akrabalık bir sözlük gözlemi olarak nakledilmiş, üzerine yorum bina edilmemişti.
| Görüş | Dayanağı |
|---|---|
| م-ن-ي kökünden: takdir edilen pay, kader | Menâ — takdir etti. Bu okumada put, kişilere pay biçen, ecel ve nasip dağıtan bir güç olarak adlandırılmış olur |
| م-ن-ي kökünün "akıtmak" anlamından: dökülen kan | Put için kesilen kurbanların kanının orada akıtılmasına bağlanır |
تَمَنَّىٰ, Menât ile aynı kökten. Yani sûre, "kader dağıtan" adlı bir putu andıktan beş ayet sonra, insanın temennisinin kendisine bir şey vermediğini söylüyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kök ortaklığıdır. Kök ortaklığı sayılabilir bir veridir; iki ayet arasında kasıtlı bir ilişki kurulduğu ise benim çıkarımımdır ve kesin değildir — çünkü temennâ fiili Kur'an'da yaygındır ve her geçtiği yerde bir put çağrışımı taşımaz.
Bir kıraat notu: kelimenin مَنَاءَة (Menâe, medli) olarak da okunduğu nakledilir. İmam adı vermiyorum.
Zaten üç put sayıldı; "üçüncü" demeye gerek yok. Ve "üçüncü" dendikten sonra "öteki" demek büsbütün fazla duruyor.
Klasik tefsirlerde bu fazlalık üzerinde durulur ve genellikle bir küçümseme (tahkîr) olarak okunur. Yani ad anılıyor ama üzerinde durulmuyor: "bir de öteki var."
İlk iki put doğrudan adlarıyla anılıyor: el-Lâte ve'l-Uzzâ. Üçüncüsü ise sayıyla ve "öteki" sıfatıyla geliyor. Yani liste, ilerledikçe belirginliğini kaybediyor: ad → ad → sayı + "öteki".
Bir listenin son maddesinin böyle silikleşmesi, listenin kendisi hakkında bir şey söylüyor. Ve ayetin devamı bunu doğrulayacak: 23. ayet üçünü birden "isimler" diye adlandıracak.
ٱلْأُخْرَىٰ kelimesinin bir gramer nüktesi daha var: kelime âharın (öteki) müennesidir ve Arapçada bazen "aşağı, geri kalmış" çağrışımı taşır. Bu kullanım tartışmalıdır; kesin bir hüküm olarak sunmuyorum.
Kur'an'ın verdiği bilgi çok azdır ve şudur: bunlar isimlerdir (23), sahiplerine dişil isnat edilmiştir (21), ve haklarında Allah'tan bir delil inmemiştir (23). Kur'an bu putların nerede olduğunu, neye benzediğini, kimler tarafından ne zaman benimsendiğini söylemez.
Bu bilgiler siyer, ensâb ve "putlar kitabı" türü eserlerden gelir. Bu tefsirde onlara girmiyorum ve gerekçesi STYLE'dır: Kur'an'ın vermediği ayrıntılar üzerine tefsir bina edilmez.
Kur'an'ın verdiği ve önemli olan tek tarihî çerçeve şudur: aynı toplum bu üç varlığı Allah'ın kızları sayıyordu. Kur'an bunu birçok yerde kaydeder:
İhlâs bölümünde bu inancın işlevi üzerinde durulmuştu ve orada kaydedilen tespit burada belirleyicidir:
Melekleri Allah'ın kızları sayıyorlardı; Lât, Menât ve Uzzâ da bu çerçevede anılıyordu. Bu inancın işlevi önemlidir: kızlar aracıdır, şefaatçidir. Allah uzaktır, ulaşılamazdır; kızları aracılığıyla O'na yaklaşılır. Kur'an bu mantığı da kaydeder: "Onlara sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz" (Zümer 39/3). Yani soy iddiası, aracılık kurumunun temelidir.
Ve bu, sûrenin yapısıyla doğrudan ilgilidir. Sûre 26. ayette tam olarak şefaat konusuna girecek. Yani sıra şudur: üç ad (19-20) → soy iddiasındaki çelişki (21-22) → adların boşluğu (23) → temenninin geçersizliği (24-25) → ve şefaatin işlemediği (26). Sûre, aracılık kurumunu temelinden başlayarak söküyor.