فَأَوْحَىٰٓ إِلَىٰ عَبْدِهِۦ مَآ أَوْحَىٰ
مَآ أَوْحَىٰ — "vahyettiği şeyi". Nesne, fiilin kendisiyle tarif ediliyor. Türkçede karşılığı: "ne vahyettiyse onu vahyetti."
Bu, Arapçada إبهام (ibhâm — kasten belirsiz bırakma) denen bir anlatım tekniğidir ve bu sûrede üç kez kullanılıyor:
| Ayet | İfade | Belirsiz bırakılan |
|---|---|---|
| 10 | mâ evhâ | Vahyin muhtevası |
| 16 | iz yağşe's-sidrate mâ yağşâ | Sidre'yi bürüyen şey |
| 54 | fe-ğaşşâhâ mâ ğaşşâ | Şehri bürüyen azap |
Ve tekniğin ne yaptığını görmek gerekiyor. Belirsizlik burada bilgisizlik değil; bir büyütme (tazîm) aracıdır. "Şunu vahyetti" denseydi, muhteva sınırlanmış olurdu. "Ne vahyettiyse onu" denince, muhteva okuyucunun tahmininin dışında bırakılıyor.
Bu, dilin en eski araçlarından biridir ve gündelik konuşmada da işler: "orada olanlar oldu", "gördüğümü gördüm." Cümle bilgi vermez ama bir büyüklük bildirir.
On altıncı ayet aynı tekniği aynı sûrede tekrarlayacak. Ve elli dördüncü ayet, bu kez azap için. Yani sûre üç kere "söylemeyerek söylüyor": bir kez vahiy için, bir kez nur için, bir kez azap için.
Kök: ع-ب-د. Bu kök Fâtiha bölümünde (iyyâke na'büdü) işlendi; tekrarlamıyorum. Özeti: kökün somut anlamı boyun eğme, hizmete girmedir; abd — kul, hizmetkâr.
Kelimenin buradaki seçimi üzerinde durmaya değer. Ayet rasûlihî (elçisi) ya da nebiyyihî (peygamberi) demiyor. عَبْدِهِ — "kulu" diyor.
Bu düzenlilik dikkat çekicidir. En yüksek yakınlığın anlatıldığı yerde kullanılan sıfat, en alt konumu bildiren sıfattır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: yakınlaşma anlatılırken kulluk sıfatının seçilmesi, yakınlığın konumu değiştirmediğini söylüyor. İki yay boyu mesafeye gelmiş olan hâlâ kuldur; mesafenin kapanması, tarafların yer değiştirmesi anlamına gelmiyor.
Ve bu sûrenin son ayetinin fiili وَٱعْبُدُوا۟ — "kulluk edin" olacak. Aynı kök, onuncu ayette bir sıfat, altmış ikinci ayette bir emir.