فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ
Fe-inne li'llezîne zalemû zenûben misle zenûbi ashâbihim fe-lâ yesta'cilûn · Fe-veylün li'llezîne keferû min yevmihimü'llezî yûadûn "Zulmedenler için, arkadaşlarının payı gibi bir pay vardır. Öyleyse acele etmesinler. Vaad edildikleri günlerinden dolayı, inkâr edenlerin vay haline!"
- ذَنُوب — su dolu büyük kova. Dilcilerin verdiği izah: kuyudan çekilen kovanın altında kalan, sarkan kısmı kuyruğa benzetilir.
- Ve kelimenin kullanımı: kuyudan sırayla su çekenlerin her birine düşen kova.
Çölde bir kuyu ortak maldır. Su çekmek sırayla yapılır ve herkes kendi kovasını çeker. Zenûb, "sıradaki kişinin payı"dır.
İki — sıra vardır. Kuyuda herkes aynı anda su çekmez. Sıra beklenir. Ve bu, bir sonraki cümlenin gerekçesidir: fe-lâ yesta'cilûn — acele etmesinler.
Üç — sıranın gelmemesi, payın olmadığı anlamına gelmez. Kuyunun başında bekleyen kişi, payının verilmeyeceğini düşünmez; sırasının gelmediğini bilir.
Orada aynı fiil geçmişti: hâze'llezî küntüm bihî testa'cilûn — "acele isteyip durduğunuz şey buydu."
| 51/14 | 51/59 | |
|---|---|---|
| Kip | Haber — testa'cilûn (acele istiyordunuz) | Olumsuz emir — lâ yesta'cilûn (acele etmesinler) |
| Nerede söyleniyor | O gün, ateşin başında | Şimdi, dünyada |
| Ne yapıyor | Talebi hatırlatıyor | Talebi cevaplıyor |
Sûre, on dördüncü ayette alay ettiği talebe elli dokuzuncu ayette bir cevap veriyor. Ve cevap bir tarih değil, bir sıra: payınız var, ama sıranız var.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; kelimenin somut anlamı (kova, sıradaki pay) dilcilerin kaydettiğidir ve iki ayetteki fiilin aynı kökten olması metinde açıktır.
| İzah | Kim |
|---|---|
| Geçmiş kavimler | Sûrede az önce sayılanlar: Lût kavmi, Firavun, Âd, Semûd, Nûh kavmi |
| Kendi çağdaşları | Aynı yolu tutanlar |
Birincisi daha güçlüdür, çünkü sûre otuz dört ayetini o kavimlere ayırmıştı ve ashâb kelimesi burada "aynı işi yapanlar" anlamında rahatça okunur.
Ve bu okuyuş, elli üçüncü ayetteki tespiti tamamlıyor: "bunu birbirlerine mi tavsiye ettiler?" Aynı sözü söyleyenler, aynı payı alıyor.
وَيْل kelimesi Mürselât 77/15 bahsinde işlendi; tekrarlamıyorum. Özeti: kelime bir helâk ve azap bildirimi olarak kullanılır, ve Mürselât'ta on kez tekrarlanan nakaratın merkezindeydi.
Kur'an'da gün genellikle başka türlü anılır: yevmü'd-dîn, yevmü'l-kıyâme, yevmü'l-fasl — yani günün adı, o gün olacak şeyden alınır. Burada ise gün, onların günü.
Bu izafenin ne yaptığını görmek gerekiyor: gün artık genel bir olay değil, kişisel bir randevu. Ve on ikinci ayette sordukları soruya ("hesap günü ne zamanmış?") sûre son ayette dolaylı bir cevap veriyor: o gün, sizin gününüz.
Ve sûre bir vaadle kapanıyor: ellezî yûadûn — "vaad edildikleri". Aynı kök (و-ع-د) sûrenin beşinci ayetinde de vardı (mâ tûadûne) ve yirmi ikinci ayette de (ve mâ tûadûn).
| Ayet | Metin | Ne yapıyor |
|---|---|---|
| 5 | innemâ tûadûne le-sâdık | Söz doğrudur |
| 22 | ve fi's-semâi rizkuküm ve mâ tûadûn | Söz, rızkın yanındadır |
| 60 | yevmihimü'llezî yûadûn | Sözün günü gelecek |
Sûre bir vaadin doğruluğunu ilan ederek açılıyor ve o vaadin gününü hatırlatarak kapanıyor. Aradaki elli beş ayet, o vaadin niçin doğru olduğunun dökümüdür.