كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
Kezâlike mâ ete'llezîne min kablihim min rasûlin illâ kālû sâhirun ev mecnûn · Etevâsav bih; bel hüm kavmün tâğūn "İşte böyle: onlardan öncekilere hangi elçi geldiyse mutlaka 'büyücü ya da deli' dediler. Bunu birbirlerine mi tavsiye ettiler? Hayır, onlar azgın bir topluluktur."
Yukarıda 51/38-40 bahsinde bu bağı kurdum; tekrarlamıyorum. Özeti: Firavun'un söylediği iki kelime (sâhirun ev mecnûn), burada her devrin sözü olarak kaydediliyor — aynı iki kelime, aynı sırayla, aynı ev bağlacıyla.
Ve sâhir ile mecnûn ithamlarının çelişkili olduğu, dolayısıyla sûrenin sekizinci ayetindeki kavlin muhtelif teşhisinin burada bir örnek bulduğu orada gösterildi.
Ve min rasûlin tamlamasındaki min zâidedir — olumsuz cümlede genelleme için kullanılır. Türkçede "hiçbir elçi" diye karşılanır.
Bu mutlaklık ilk bakışta abartılı görünebilir. Ama Kur'an'ın kendi anlatımında bunun karşılığı vardır: Nûh'a (Kamer 54/9: mecnûn), Mûsâ'ya (bu sûrenin 39. ayeti), Sâlih'e, Şuayb'a benzer ithamlar yöneltilir. Ve Peygamber'e yöneltilen ithamlar İnşirâh bölümünde dökümlenmişti.
Kök: و-ص-ي. Asr 103/3 bahsinde bu kök işlendi ve bu ayet orada anıldı. Tekrarlamıyorum. Oradaki tespitin özeti: tevâsav karşılıklı tavsiyedir; ve bu ayet şaşırtıcıdır çünkü aynı kalıp burada olumsuz bağlamda kullanılıyor — geçmiş toplumların hep aynı iki sözü söylemeleri, sanki birbirlerine tavsiye etmişler gibi. Ve orada kaydedilen sonuç: "karşılıklı tavsiye mekanizması iki yönde de çalışır… Mekanizma nötr; belirleyici olan içeriktir."
Ve sorunun mantığını görmek gerekiyor. Metin bir gözlem yapıyor: yüzyıllarca birbirinden habersiz topluluklar, birbirinden habersiz elçilere aynı iki kelimeyle karşılık verdiler.
1. Sözleşmişler. Ama bu imkânsızdır — aralarında yüzyıllar ve mesafeler var. 2. Ortak bir sebep var. Ve metin bu ikincisini veriyor: bel hüm kavmün tâğūn.
Ve bu, mantık bakımından Tûr 52/35'te göreceğimiz yapının aynısıdır. Orada da ihtimaller sayılacak, imkânsız olanlar elenecek ve geriye tek bir açıklama kalacak. Tûr bunu üç ihtimalle yapacak; Zâriyât burada iki ihtimalle yapıyor.
Kök: ط-غ-ي. Şems 91/11 bahsinde bu kök işlendi (tağvâ); tekrarlamıyorum. Özeti: kökün somut anlamı suyun kabarıp taşmasıdır — sınırı aşmak. Ve orada tağvâ ile takvâ'nın aynı vezinde, aynı sesle bittiği kaydedilmişti: biri korunmak, öteki sınırı aşmak.
Sûrenin iki ana grubu, iki köke bağlanmış: korunanlar ve taşanlar. Şems bölümünde kaydedilen ses benzerliği burada da geçerlidir.
Ve bel edatının işi. بَلْ Arapçada idrâb edatıdır: önceki hükmü bırakıp yerine başkasını koyar. Türkçede "hayır, aksine" diye karşılanır.
Yani cümle şunu yapıyor: sorulan soruyu reddediyor ve gerçek sebebi koyuyor. Ortak söz, sözleşmeden değil ortak halden doğuyor.