كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَٰبُ ٱلرَّسِّ وَثَمُودُ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَٰنُ لُوطٍ وَأَصْحَٰبُ ٱلْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ ۚ كُلٌّ كَذَّبَ ٱلرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ
Kezzebet kablehum kavmü Nûhın ve ashâbü'r-Ressi ve Semûd — ve Âdün ve Fir'avnü ve ihvânü Lût — ve ashâbü'l-Eyketi ve kavmü Tübba'; küllün kezzebe'r-rusüle fe-hakka vaîd
"Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd yalanladı. Âd, Firavun ve Lût'un kardeşleri de. Eyke halkı ve Tübba' kavmi de. Hepsi elçileri yalanladı ve tehdidim gerçekleşti."
Sekiz topluluk, üç ayette, hiçbir ayrıntı verilmeden sıralanıyor. Ne kimdiler, ne ne yaptılar, ne başlarına ne geldi. Sadece adlar.
Ve bu, listenin işlevini gösteriyor. Kur'an bu toplulukların kıssalarını başka sûrelerde uzun uzun anlatır — A'râf, Hûd, Şuarâ sûreleri bunlarla doludur. Burada anlatı yok; sayım var.
Bir. İtirazın yeni olmadığını göstermek. İkinci ayette "şaşılacak şey" denmişti. Liste, aynı şaşkınlığın kaç kez tekrarlandığını gösteriyor. Yani muhataba söylenen şey: söylediğin şey ilk kez söylenmiyor.
İki. Tek örneğin tesadüf sayılabileceği yerde çokluk kurmak. Bir topluluk helâk olmuşsa sebebi tartışılabilir. Sekiz topluluk aynı sonuca varmışsa, tartışılan şey bir örüntüdür.
Üç. Delil bölümünden hüküm bölümüne geçiş yapmak. Altı-on bir arası tabiattan delil getiriyordu. On iki-on dört tarihten getiriyor. İkisi de gözlem alanıdır: biri bugün bakılan, öteki geçmişte olan.
Dört. Coğrafî ve zamansal genişlik. Listede Mezopotamya (Nûh), Mısır (Firavun), Kuzey Arabistan (Semûd), Güney Arabistan (Tübba'), Ürdün-Filistin hattı (Lût) var. Yani örnekler tek bir bölgeden değil.
Liste kronolojik değil. Örneğin Semûd, Âd'dan önce anılıyor — oysa Kur'an genellikle Âd'ı Semûd'dan önce sayar.
Ve bunun bir sebebi olabilir: fâsıla. On ikinci ayet Semûd ile bitiyor (û + d), on üçüncü ayet Lût ile (û + t). Sûrenin bütün ayetleri uzun ünlü + tek sessizle bittiği için, adların yerleşimi bu ses düzenine uymak zorundadır.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum, hüküm olarak değil. Ses düzeninin sıralamayı belirlediğini kesin olarak söyleyemem; ama iki ayetin sonundaki iki adın ses kalıbına birebir oturması metinde durur.
Bu ifade dikkat çekicidir. Kur'an bu topluluğu genellikle kavmü Lût (Lût'un kavmi) diye anar. Burada ihvân (kardeşler) kullanılmış.
Arapçada ah (kardeş) yalnızca kan bağı için değil, aynı topluluğa mensubiyet için de kullanılır. Kur'an peygamberleri kavimlerine gönderirken bu kelimeyi kullanır: "Âd'a kardeşleri Hûd'u [gönderdik]" (A'râf 7/65), "Semûd'a kardeşleri Sâlih'i" (A'râf 7/73).
Ve ikinci ayetle bağı vardır: orada uyarıcının minhum (onlardan) olması vurgulanmıştı. Burada da aynı yakınlık, tersinden anılıyor: kardeşleri olan birini yalanladılar.
Kur'an'da iki yerde geçer (burada ve Furkān 25/38) ve iki yerde de yalnızca adı anılır. Kim oldukları, nerede yaşadıkları, hangi peygamberi yalanladıkları, başlarına ne geldiği bildirilmiyor.
Kelimenin sözlük anlamı bilinir: rass — kuyu, özellikle taşla örülmemiş kuyu; ve kazılan çukur. Fiil olarak ressa — bir şeyi gömmek, çukura koymak.
Tefsir kitaplarında birçok izah nakledilir: peygamberlerini kuyuya attıkları için bu adı almaları, belirli bir bölgede yaşadıkları, belirli bir peygambere muhatap oldukları gibi. Bu izahların hiçbirini nakil olarak aktarmıyorum, çünkü sıhhatleri hakkında hüküm veremiyorum ve birbirleriyle çelişiyorlar.
تُبَّع bir özel ad değil, bir unvandır. Tarihî kayıtlarda, Güney Arabistan'da (Yemen) hüküm süren Himyerî hükümdarların taşıdığı unvan olarak bilinir. Kelime ت-ب-ع kökündendir: tâbi olmak, izlemek — yani "kendisine tâbi olunan".
Kur'an bu topluluğu iki yerde anar (burada ve Duhân 44/37) ve iki yerde de ayrıntı vermez. Duhân'daki geçişte kavmin kendilerinden öncekilerle karşılaştırıldığı bir ifade vardır.
Tübba'ın kim olduğu, hangi Tübba' olduğu, kavminin nasıl helâk edildiği bildirilmemiştir. Tefsir ve tarih kitaplarında Tübba' unvanını taşıyan hükümdarlar hakkında anlatılar vardır; bunların bir kısmı Tübba'ın kendisi hakkında olumlu, kavmi hakkında olumsuz hükümler taşır. Bu anlatıların sıhhatini veremediğim için aktarmıyorum.
Kaydedilebilecek olan şudur: Yemen, Mekkelilerin ticaret yolunun güney ucudur ve oradaki büyük hükümdarlıklar onların bildiği tarihtir. Yani liste, muhatabın hem kuzeyindeki hem güneyindeki büyük gücü anıyor.
أَيْكَة — sık ağaçlık, çalılık, koru. Kur'an bu topluluğu birkaç yerde anar (Şuarâ 26/176; Sâd 38/13 gibi) ve Şuâyb'ın gönderildiği topluluklarla ilişkilendirilir.
Medyen ile aynı topluluk mu, farklı mı olduğu tartışmalıdır ve bu tefsirde bir tercih yapmıyorum. Kur'an ikisini bazen ayrı adlarla anar.
Sayılan sekiz topluluğun her biri tek bir elçiyi yalanlamıştı: Nûh kavmi Nûh'u, Semûd Sâlih'i, Âd Hûd'u.
Klasik tefsirlerde bunun izahı şöyle verilir: bir elçiyi yalanlayan, elçilik kurumunu yalanlamış olur; çünkü hepsi aynı şeyi getirmiştir. Birini reddetmek, ölçüyü reddetmektir.
Ve bunun bir sonucu var: ayet, toplulukları ayrı ayrı suçlamak yerine ortak bir fiile bağlıyor. Sekiz farklı yer, sekiz farklı zaman, tek bir fiil.
حَقَّ — kök ح-ق-ق. Sabit olmak, gerçekleşmek, hak olmak. Fiil burada "yerini buldu, gerçek oldu" anlamındadır.
وَعِيد — kök و-ع-د. Söz vermek. Va'd genellikle iyi şey için, vaîd ise kötü şey için verilen söz — yani tehdit.
Ve kelimenin sonundaki yâ düşmüş: vaîdî (benim tehdidim) yerine vaîd. Bu, Kur'an'da fâsıla gereği sıkça görülen bir hazftir ve kıraat kaynaklarında ele alınır.
Kelime sûrede beş kez geçiyor (14, 20, 28, 45'te vaîd; 32'de tûadûn) ve ilk ile son geçişi aynı biçimde, yâsız olarak gelir:
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 14 | fe-hakka vaîd — tehdidim gerçekleşti |
| 20 | zâlike yevmü'l-vaîd — tehdit günü |
| 28 | kaddemtü ileyküm bi'l-vaîd — tehdidi size önceden bildirdim |
| 45 | men yehâfu vaîd — tehdidimden korkanı |
On dördüncü ayette tehdit geçmişte gerçekleşmiş olarak anılıyor; kırk beşinci ayette henüz korkulacak bir şey olarak. Aynı kelime, bir kez tarih, bir kez gelecek.