وَأُخْرَىٰ لَمْ تَقْدِرُوا۟ عَلَيْهَا قَدْ أَحَاطَ ٱللَّهُ بِهَا ۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرًا
"Ve henüz güç yetiremediğiniz başka (ganimetler) — Allah onları kuşatmıştır. Allah her şeye kadîrdir."
Aynı kök, aynı ayette, iki zıt özneyle. Cümlenin söylediği şey tam olarak budur: sizin kudretinizin bittiği yerde O'nun kudreti vardır.
Kökün anlamı: ölçmek, miktarını belirlemek — ve buradan güç yetirmek. Kader (ölçü, takdir), mikdâr, takdîr, kadr (değer, ölçü). Kadr'de kökün ayrıntılı tahlili yapıldı.
Ve bu bağ dikkat çekicidir: aynı kök hem "ölçmek" hem "gücü yetmek" demektir. Çünkü bir şeye gücün yetmesi, onun senin ölçünde olması demektir. Ölçünü aşan şeye gücün yetmez.
- حَائِط (hâit) — duvar; ve bahçe (etrafı çevrili yer). Türkçedeki "avlu" fikri.
- إِحَاطَة (ihâta) — kuşatma; ve mecazen "bir konuyu tam kavrama".
- مُحِيط (muhît) — kuşatan. Kur'an'da Allah'ın sıfatı olarak geçer: "Allah her şeyi kuşatmıştır" (Nisâ 4/126).
Fiilin buradaki kullanımı çok yerindedir. Ayet "Allah onlara sahiptir" ya da "onları size verecektir" demiyor. "Kuşatmıştır" diyor.
İmge şudur: bir şey, etrafı çevrilmişse artık kaçamaz. Henüz alınmamıştır ama çevresi kapanmıştır. Yani ayet, sonucu değil, sonucun kaçınılmazlığını bildiriyor.
Kendi okumam olarak kaydediyorum: bu fiil, sûrenin birinci ayetindeki mazi kipiyle aynı işi yapıyor. Orada henüz tamamlanmamış bir şey olmuş gibi anlatılmıştı; burada henüz ele geçmemiş bir şey "kuşatılmış" olarak anlatılıyor. İkisi de aynı tavrın ifadesidir: sonucun tartışılmaması.
Yirminci ayet peşin verileni, yirmi birinci ayet henüz verilmeyeni anlatıyor. İkisi bir çift oluşturuyor:
Ve bu çift, sûrenin bütün mantığını özetliyor. Sûre baştan sona, elde olan ile henüz olmayan arasındaki gerilimi işliyor: girilemeyen bir mescid, gerçekleşmemiş bir rüya, yakın ama olmamış bir fetih. Bu iki ayet, o gerilimi en sade biçimde kuruyor: bir kısmı elinde, bir kısmı değil — ama ikisi de aynı elin altında.