46/34-35 — Kapanış: sabır ve süre
"…Sabret; azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi. Onlar için acele etme. Onlar, kendilerine vaat edileni gördükleri gün, sanki gündüzün bir saatinden fazla kalmamış gibi olurlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluktan başkası helâk edilir mi?"
عَزْم — kök ع-ز-م: bir işe kesin olarak karar vermek, kararlılık; kökte "kesip atmak" anlamı da kaydedilir.
Bu peygamberlerin kimler olduğu ayette sayılmıyor. Klasik tefsirlerde farklı listeler nakledilir; hiçbirini kesin bilgi olarak aktarmıyorum. Ayetin verdiği tek şey vasıftır: azim sahipleri.
Ve emrin biçimi kaydedilmeye değer: kemâ sabera — "sabrettiği gibi". Sabır, örneğiyle birlikte emrediliyor; yeni bir şey istenmiyor. Bu, dokuzuncu ayetteki mâ küntü bid'an mine'r-rusül ile aynı çizgidedir: silsilenin devamı olmak.
Ölçü kaydedilmeye değer: sâaten min nehâr — gündüzün bir parçası. Geceden değil, gündüzden: yani insanın uyanık geçirdiği, farkında olduğu zamandan.
Ve cümlenin işi, sûrenin üçüncü ayetiyle birleşiyor: orada evrenin ecelin müsemmâ (adı konmuş bir süre) ile yaratıldığı söylenmişti. Burada o sürenin, sonundan bakıldığında ne kadar göründüğü söyleniyor. Sûre, süreyi başta ilan edip sonda ölçüyor.
ب-ل-غ kökü: bir yere varmak, ulaşmak; bülûğ, tebliğ, belâğat aynı kökten. Kelime, sûrenin kendisi hakkında bir hüküm veriyor: bu metnin işi ulaştırmaktır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre delil isteyerek başlamış (4), delilleri sıralamış (15, 26, 27, 33), ve sonunda kendi işini bir kelimeyle sınırlamıştır. Zorlamak, sonucu üstlenmek ya da hesap sormak, metnin kendine verdiği iş değildir.
فَهَلْ يُهْلَكُ إِلَّا ٱلْقَوْمُ ٱلْفَٰسِقُونَ — ve kapanış, helâkin ölçüsünü fiile bağlıyor: fâsikūn — sınırdan çıkanlar. Bir soy, bir kavim ya da bir topluluk adı anılmıyor; vasıf anılıyor. Sûre boyunca korunan çizgi budur.