وَلَقَدْ مَكَّنَّٰهُمْ فِيمَآ إِن مَّكَّنَّٰكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَٰرًا وَأَفْـِٔدَةً فَمَآ أَغْنَىٰ عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَآ أَبْصَٰرُهُمْ وَلَآ أَفْـِٔدَتُهُم مِّن شَىْءٍ
"Onlara, size vermediğimiz imkânları vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler verdik. Ama ne kulakları, ne gözleri, ne de kalpleri kendilerine bir yarar sağladı."
Ayetin yapısı bir tekrar üzerine kuruluyor: aynı üç kelime, önce verilme, sonra işe yaramama cümlesinde sayılıyor.
Sıralamanın kendisi bir bilgi taşıyor: dışarıdan içeriye doğru gidiyor — işitilen, görülen, ve nihayet içeride değerlendirilen.
أَفْـِٔدَة — kök ف-ء-د: dilcilerin kaydettiği çekirdek közün yakmasıdır; fuâd, kalbin tutuşan, hareketli yönü için kullanılır. Kökün kalb ile farkı Vâkıa'de ve Necm'de işlendi; tekrarlamıyorum.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı ayetin kendi tekrarıdır: araçlar eksiksiz verilmiş. Ayet bir imkânsızlıktan söz etmiyor; kullanılmayan bir imkândan söz ediyor. Yirmi dördüncü ayette bulutu görmüşlerdi — göz çalışıyordu.
إِذْ كَانُوا۟ يَجْحَدُونَ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِ — ve sebep söyleniyor: جحود — kök ج-ح-د: bir şeyi bile bile inkâr etmek. Dilciler kökün "toprağın verimsiz, kurak olması" anlamını da kaydeder (ardun cehâd). Yani inkâr, bilgisizlik değil, aldığını vermeyen bir zemin olarak tarif ediliyor.