أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ ٱلْقَوْلُ فِىٓ أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِم مِّنَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ
"İşte onlar, kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları arasında, haklarında söz gerçekleşmiş olanlardır."
حَقَّ عَلَيْهِمُ ٱلْقَوْلُ — "söz üzerlerine hak oldu." ح-ق-ق kökü: sabit olmak, yerine oturmak. Yani verilen hüküm, onlar hakkında yerini bulmuş.
فِىٓ أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ — ve kişi tek başına anılmıyor: kendinden önce gelip geçmiş toplulukların içine yerleştiriliyor.
Bu, on yedinci ayetteki portrenin kendi delilini geri çeviriyor. Orada kişi kad halati'l-kurûnü min kablî demişti — "benden önce nice nesiller geçti, kimse dönmedi." Ayet aynı ifadeyi (kad halet) alıp başka bir yere bağlıyor: geçip gitmiş olanlar, bir delil değil, kişinin dahil olduğu bir sıra.
Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve bir ayet arayla, aynı fiil kökünün iki karşıt kullanımıdır.
مِّنَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ — ve topluluklar iki cinsten anılıyor. Sûrenin dördüncü bloğunda (29-32) cinlerden bir grubun dinleyip dönmesi anlatılacak. İki ayet birlikte okunduğunda görülen şudur: aynı iki cins, bir yerde sorumlu tutulanlar, bir yerde ilk tanıyanlar olarak geçiyor.