إِنَّ هَٰذَا مَا كُنتُم بِهِۦ تَمْتَرُونَ
Kırk dokuzuncu ayette hitap tekildi: zuk, inneke, ente. Ellinci ayette çoğula dönüyor: küntüm, temterûn.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: metin bir kişiyi öne çıkarıyor, sonra o kişiyi bir topluluğun örneği hâline getiriyor. Yani kırk dokuzuncu ayette anlatılan şey tek bir kişinin hikâyesi olarak bırakılmıyor.
Somut anlamı üzerinde dilciler şunu kaydeder: merâ — hayvanın memesini sağmak için ovmak, sıvazlamak. Mirye — sağılan süt.
- مِرَاء (mirâ') — tartışmak, çekişmek. Dilcilerin kurduğu bağ: tartışmada da karşı taraftan söz çekilir, konu didiklenir.
- VIII. bâb: امْتَرَى (imterâ) — şüphe etmek, ikircikte kalmak.
Mutaffifîn'de bu kalıp için kaydedilen tespit burada da işliyor: kâne + muzâri süreklilik bildirir. Yani "şüphe ettiniz" değil, "şüphe edip durdunuz".
Ve kökün seçimi kaydedilmeye değer — kendi okumam olarak veriyorum: ayet şekk (dokuzuncu ayetteki kelime) demiyor, imtirâ diyor. İki kelime arasındaki fark, kökün tarifinden çıkar:
| Kelime | Kök | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| Şekk (9) | ش-ك-ك | Durum — iki ihtimal arasında kalmak |
| İmtirâ (50) | م-ر-ي | Fiil — şüpheyi çekiştirip durmak, konuyu didiklemek |
Neye işaret ettiği söylenmiyor. En yakın merci, kırk üç-kırk dokuzuncu ayetlerde anlatılan sahnedir.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum: şüphe edilen şey, şüphe edenin karşısına konuyor. Uzaktaki bir ihtimal olarak tartışılan şey, yakında bir nesne olarak gösteriliyor. On birinci ayette de aynı işaret ismi kullanılmıştı: hâzâ azâbün elîm.