أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ ۚ أَهْلَكْنَٰهُمْ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ مُجْرِمِينَ
"Onlar mı daha üstün, yoksa Tübba' kavmi ve onlardan öncekiler mi? Onları helâk ettik; çünkü suçlulardı."
Soru e … em kalıbındadır: iki şeyden hangisi. Ve hayr kelimesi burada ism-i tafdîldir (ahyerin kısalmış hâli): daha iyi, daha üstün.
Kamer'de tam olarak aynı kalıp işlendi:
Kamer'deki soru min ile kurulmuştu (kıyas edatı), Duhân'daki em ile (seçim edatı). Fark küçüktür; ikisi de aynı işi yapıyor.
Karşı taraf bir imkânsızlık iddiası öne sürmüştü (35: diriltilmeyiz). Ayet buna bir imkân tartışmasıyla değil, bir emsal ile karşılık veriyor: sizden güçlü olanlar vardı, onlara ne oldu?
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki ayetin sırasıdır: talep "ölüleri getirin" idi; cevap "gitmiş olanlara bakın" oluyor. Yani istenen delilin türü değiştirilmiyor — istenen şey de bir ölüdür — ama yönü çevriliyor.
Hayr kelimesinin buradaki anlamı üzerinde de bir not gerekir: kelime ahlâkî üstünlük de bildirebilir, güç ve imkân üstünlüğü de. Bağlam ikincisine daha yakındır — çünkü karşılaştırılan şey, helâk edilmiş bir kavimdir. Ama bu bir tercih değil, bir gözlemdir.
Ve otuz ikinci ayetle kök ortaklığı yukarıda kaydedildi: ihternâhüm (seçtik) ile hayrun (daha hayırlı) aynı kökten.
Bu kavim hakkında Kāf'de bir kayıt düşüldü ve o kaydı aynen koruyorum. Oradaki tespit şuydu:
"تُبَّع bir özel ad değil, bir unvandır. Tarihî kayıtlarda, Güney Arabistan'da (Yemen) hüküm süren Himyerî hükümdarların taşıdığı unvan olarak bilinir. Kelime ت-ب-ع kökündendir: tâbi olmak, izlemek — yani 'kendisine tâbi olunan'." "Kur'an bu topluluğu iki yerde anar (Kāf 50/14 ve burada) ve iki yerde de ayrıntı vermez." "Tübba'ın kim olduğu, hangi Tübba' olduğu, kavminin nasıl helâk edildiği bildirilmemiştir. Tefsir ve tarih kitaplarında Tübba' unvanını taşıyan hükümdarlar hakkında anlatılar vardır; bunların bir kısmı Tübba'ın kendisi hakkında olumlu, kavmi hakkında olumsuz hükümler taşır. Bu anlatıların sıhhatini veremediğim için aktarmıyorum."
Buraya Kāf'de olmayan iki lafız verisi ekliyorum ve ikisi de metinden okunur.
| Sûre | İfade | Nasıl anılıyor |
|---|---|---|
| Kāf 50/14 | ve ashâbü'l-eyketi ve kavmü tübba' | Bir liste içinde — sekiz topluluktan biri |
| Duhân 44/37 | em kavmü tübba' velleẕîne min kablihim | Bir kıyas ölçüsü olarak — tek başına anılıyor |
Kāf'ta kavim, sıralanan topluluklardan biridir. Duhân'da ise bir ölçü olarak kullanılıyor — Mekke onunla karşılaştırılıyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: karşılaştırma bir kavimle değil, açık uçlu bir zincirle yapılıyor. Yani "şu kavimden mi üstünsünüz" değil, "o kavimden ve ondan öncekilerin hepsinden mi".
Ve bu, sorunun cevabını gereksiz kılıyor. Zincir geriye doğru açık olduğu için, karşılaştırma kapanamaz.
Arapçada buna üslûbü'l-hakîme yakın bir hamle denebilir: soruya cevap vermek yerine, cevabı gereksiz kılan bir bilgi vermek.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı cümlenin dizimidir: "onlar daha üstündü" ya da "siz daha üstünsünüz" denmiyor. Denilen şey şudur: üstün olsalar da helâk edildiler. Yani karşılaştırmanın sonucu ne olursa olsun, sonuç değişmiyor.
Ve cümle bağlaçsızdır (isti'nâf): ehleknâhüm araya hiçbir edat girmeden geliyor. Bu, cümleyi bir cevap gibi değil, bir hüküm gibi okutuyor.
| Ayet | İfade | Kim |
|---|---|---|
| 22 | inne hâülâi kavmün mücrimûn | Firavun kavmi — Mûsâ'nın ağzından |
| 37 | innehüm kânû mücrimîn | Tübba' kavmi ve öncekiler — metnin hükmü |
Bunu kendi okumam olarak sunuyorum, dayanağı iki ayetin ortak köküdür: sûre helâki hiçbir yerde güç farkına bağlamıyor. İki yerde de gerekçe aynı kelimeyle veriliyor: suç.
Ve bu, otuz yedinci ayetin sorusuna dolaylı bir cevap oluyor: üstünlük sorusu sorulmuş, cevap başka bir eksende verilmiştir. Ölçü hayr (üstünlük) değil, cürm (suç).