يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ ۖ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ ٱلْأَنفُسُ وَتَلَذُّ ٱلْأَعْيُنُ ۖ وَأَنتُمْ فِيهَا خَٰلِدُونَ · وَتِلْكَ ٱلْجَنَّةُ ٱلَّتِىٓ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ · لَكُمْ فِيهَا فَٰكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِّنْهَا تَأْكُلُونَ
Yutâfü aleyhim bi-sıhâfin min zehebin ve ekvâb · Ve fîhâ mâ teştehîhi'l-enfüsü ve telezzü'l-a'yün · Ve entüm fîhâ hâlidûn · Ve tilke'l-cennetü'lletî ûristümûhâ bimâ küntüm ta'melûn · Leküm fîhâ fâkihetün kesîratün minhâ te'külûn
"Çevrelerinde altından tabaklar ve testiler dolaştırılır. Orada, canların çektiği ve gözlerin lezzet aldığı her şey vardır. Siz orada kalıcısınız. İşte bu, yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennettir. Orada sizin için bol meyve vardır; ondan yersiniz."
Otuz üçüncü ayette gümüş bir aşağılama olarak anılmıştı; elli üçüncü ayette altın bir delil olarak istenmişti. Yetmiş birinci ayette altın bir karşılık olarak veriliyor.
Yukarıda (43/53 bahsinde) kurduğum tabloyu burada tamamlıyorum ve sûrenin adını taşıyan meseleyi buradan bağlıyorum.
- Otuz beşinci ayette altın metâ'dır — geçici bir yarar; ve orada söylenen şey "kötüdür" değil, "süresi kısadır".
- Elli üçüncü ayette altın bir delil yerine konuyor ve sûre bunu reddediyor.
- Yetmiş birinci ayette altın karşılık olarak veriliyor — yani bir sonucun parçası olarak, bir ölçü olarak değil.
صِحَاف — kök ص-ح-ف. Sahfe — geniş, yayvan tabak. Sahîfe — yaprak, yazı sayfası. Ortak çekirdek: yayvan, düz yüzey.
Ve bu kök, sûrenin beşinci ayetindeki ص-ف-ح kökünden farklıdır ama ona çok yakındır — ikisi de "düz yüzey" resmine dayanır ve harfleri yer değiştirmiş hâldedir. Dilciler bu tür yakınlıkları (kalb / harflerin yer değiştirmesi) kaydeder; ama iki kökü aynı saymam. Bunu bir benzerlik kaydı olarak veriyorum, bir iştikak iddiası olarak değil.
"Dilcilerin kaydettiği ayrıntı önemlidir: kûb, kulpu ve emziği/ağzı olmayan bardaktır. Kulplu olana ibrîk, testiye benzeyene başka adlar verilir. Kelime Kur'an'da birkaç yerde geçer: Zuhruf 43/71, İnsân 76/15, Vâkıa 56/18."
| Kanal | Fiil | Ne |
|---|---|---|
| el-enfüs — canlar | teştehî — iştah duymak | İçten gelen istek |
| el-a'yün — gözler | telezzü — lezzet almak | Dışarıdan gelen haz |
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ilki isteyeni, ikincisi alanı anlatıyor. Yani hem talep hem karşılık aynı cümlede.
Ve kıraat farkı nakledilir: teştehîhi (zamirli) ve teştehî (zamirsiz). Anlamda fark üretmediği için üzerinde durmuyorum.
Müfessirler bu gerilimi şöyle açıklar ve nakledildiği şekliyle aktarıyorum: kelime, cennetin bir hak ediş karşılığı satın alınan bir şey olmadığını, ama boşuna da verilmediğini aynı anda söylüyor. Amel bir sebeptir, bir bedel değil.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ifadenin aynı cümlede olmasıdır: ayet, karşılığı fiile bağlıyor (sûrenin ölçü meselesiyle tutarlı olarak: soya, servete, mevkiye değil), ama veriliş biçimini miras diye adlandırıyor.
| Ayet | Dağıtım | Neye göre |
|---|---|---|
| 32 | kasemnâ … maîşetehüm | Verilmiş — seçilmemiş |
| 72 | ûristümûhâ bimâ küntüm ta'melûn | Yapılana göre |
İki dağıtım, iki ayrı ölçü. Sûrenin bütün itirazı, birincisinin ikincisinin yerine konmasınaydı. Yetmiş ikinci ayet ikinciyi açıkça söylüyor.
ف-ك-ه kökü: dilciler kökün iki dalını kaydeder — meyve ve hoş sohbet, şakalaşma (fükâhe). Ortak çekirdek olarak "hoşa giden, esas ihtiyaç olmayan ama keyif veren şey" verilir.
Bu ayrım kaydedilmeye değer ve Vâkıa'de cennet tasvirlerinde işlenmişti: fâkihe, temel gıda değildir. Ekmek değil, meyvedir — yani ihtiyaç değil, fazlalık.
Ve bu, sûrenin ölçü meselesine bağlanıyor — kendi okumam olarak kaydediyorum: cennet tasvirinde sayılan şeylerin çoğu fazlalıktır: altın tabak, süs, meyve. Sûre bu fazlalıkları dünyada bir metâ diye adlandırmıştı (35). Burada aynı cinsten şeyler, süresi belirtilmeden veriliyor: ve entüm fîhâ hâlidûn.