فَلَوْلَآ أُلْقِىَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِّن ذَهَبٍ أَوْ جَآءَ مَعَهُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ مُقْتَرِنِينَ
"Ona altından bilezikler atılmalı değil miydi? Yahut yanında melekler, katar hâlinde gelmeli değil miydi?"
Ve bu, sûrenin kırk sekizinci ayetiyle birlikte okunmalıdır: orada âyetlerin birbirinden büyük olarak geldiği söylenmişti. Yani deliller zaten gelmiş ve artmıştı.
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin aynı blokta olmasıdır: ayet, delil eksikliğinin bir mesele olmadığını göstermek için önce delillerin geldiğini söylüyor, sonra istenen "delili" naklediyor.
- سُور — şehir suru; çevreleyen duvar.
- سِوَار — bilezik; bileği çevreleyen halka. Çoğulu esvira / esâvir.
- سُورَة — bir bölüm, bir kat; ve Kur'an'ın bölümlerinin adı. Dilciler bu kelimeyi de aynı köke bağlar ve "çevrelenmiş, sınırları belli bölüm" ya da "yükselen kat" anlamıyla açıklar; bu türetmeyi nakledildiği şekliyle aktarıyorum.
ذ-ه-ب kökü: gitmek; ve zeheb — altın. Dilciler bağı şöyle kurar: altın, elden gidip duran, sürekli el değiştiren şeydir. Bu izahı nakledildiği şekliyle veriyorum.
Klasik tefsirlerde bu ayet için şu açıklama nakledilir: eski Mısır'da ve çevre kültürlerde, bir kimseye yetki verildiğinde ona altın bilezik ve gerdanlık takıldığı; bunun bir rütbe nişanı olduğu.
Ve şunu ekleyebilirim, çünkü doğrulanabilir bir alandır: eski Mısır ve Yakın Doğu kültürlerinde takı ve kolyenin rütbe göstergesi olarak kullanıldığı, arkeolojik buluntularla ve dönemin görsel kaynaklarıyla bilinen bir konudur. Bunu genel bir tarih bilgisi olarak kaydediyorum, ayete zorla bir bilimsel doğrulama giydirmek için değil.
Ve Kur'an'ın kendi içinde bir karşılaştırma yapılabilir: Yûsuf 12/72'de Mısır'da bir kral kabından (suvâa'l-melik) söz edilir; Yûsuf 12/31'de kadınların bileklerini kesmesi anlatılır. Kur'an bu kültürün nesnelerini tanır ve kullanır.
Otuz beşinci ayette zuhruf (altın süs) anılmış ve şu hükme bağlanmıştı: ve in küllü zâlike lemmâ metâu'l-hayâti'd-dünyâ.
| Ayet | Altın/gümüş nerede | Hüküm |
|---|---|---|
| 33 | Gümüş tavan — inkâr edene | Verilmedi; sakınca var |
| 35 | Zuhruf — altın süs | Metâu'l-hayâti'd-dünyâ |
| 53 | Altın bilezik — peygamberlik delili olarak isteniyor | Reddedilmiyor bile; ardından festehaffe geliyor |
| 71 | Altın tabaklar — cennette | Karşılık olarak veriliyor |
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu dört geçiştir: sûre altını yasaklamıyor ve kötülemiyor. Yaptığı tek şey, altının delil olarak kullanılmasını göstermek. Otuz beşinci ayette altın bir metâdır; elli üçüncü ayette bir kanıt yerine konuyor. Sûrenin itirazı buna.
Ve şunu ekliyorum: Fir'avn'ın mantığı şudur — Allah'tan gelen biri, buradaki en değerli şeyle işaretlenmiş olmalıdır. Yani ilâhî onayın delili, yerel bir statü nişanı sayılıyor.
Bu mantık, otuz birinci ayetteki itirazın aynısıdır: orada da vahyin, o toplumun en yüksek mevkideki adamına verilmesi bekleniyordu. Yani sûre aynı hatayı iki kültürde, iki devirde gösteriyor.
Kök on üçüncü ayette (mukrinîn) ve otuz altıncı ayette (karîn) geçmişti. Burada üçüncü kez, bu kez VIII. bâbda geliyor: mukterinîn.
VIII. bâb (iftiâl) burada karşılıklılık/birliktelik bildiriyor: birbirine eşlik ederek, katar hâlinde, sıra sıra.
| Ayet | Kelime | Bâb | Anlam |
|---|---|---|---|
| 13 | mukrinîn | IV | Denk olmak, güç yetirmek |
| 36 | karîn | (sıfat) | Ayrılmaz eşlikçi |
| 53 | mukterinîn | VIII | Katar hâlinde, birbirine eşlik ederek |
Ve on üçüncü ayet ile elli üçüncü ayet arasındaki karşıtlık, kendi okumam olarak kaydedilmeye değer:
| 43/13 | 43/53 | |
|---|---|---|
| Kim | Bineğe binen insan | Fir'avn |
| Cümle | Mâ künnâ lehû mukrinîn | Câe meahü'l-melâiketü mukterinîn |
| Ne diyor | "Biz buna denk değildik" | "Melekler katar hâlinde gelmeliydi" |
| Yön | Kendini küçültme | Karşısındakinden ihtişam isteme |
Aynı kök, iki zıt tavır. Biri, verilmiş bir imkânın karşısında kendi ölçüsünü kabul ediyor; öteki, bir delili kendi ihtişam ölçüsüne göre şart koşuyor.
Bunu bir örüntü olarak kaydediyorum ve sûrenin bilinçli bir kelime oyunu kurduğu iddiasında değilim. Kaydettiğim şey, kökün bu sûrede üç ayrı kalıpta ve birbirine zıt konumlarda kullanılmış olmasıdır.