وَمَآ أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِى ٱلْأَرْضِ ۖ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِن وَلِىٍّ وَلَا نَصِيرٍ
"Siz yeryüzünde âciz bırakabilecek değilsiniz. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost vardır ne bir yardımcı."
Acz, kökün asıl anlamıyla bir işin arkasında kalmak, yetişememektir. Acüz — bir şeyin arka tarafı, kıç. Dilciler bağı şöyle kurar: yapamayan kişi, işin gerisinde kalır.
Mu'ciz (IV. bâb ism-i fâili) — "başkasını âciz bırakan". Yani cümle "siz âciz değilsiniz" demiyor; "siz O'nu âciz bırakamazsınız" diyor.
| Ayet | Cümle | Kim hakkında |
|---|---|---|
| 8 | ve'z-zâlimûne mâ lehum min veliyyin ve lâ nasîr | Onlar — üçüncü şahıs |
| 31 | ve mâ leküm min dûni'llâhi min veliyyin ve lâ nasîr | Siz — ikinci şahıs |
Aynı cümle, iki ayrı şahısla, yirmi üç ayet arayla. Bu, metinden doğrulanabilir bir olgudur ve sûrenin yapısı bölümünde kaydedildi.
Kendi okumam olarak kaydediyorum: üçüncü şahısla söylenen bir hüküm, uzakta duran biri hakkındadır; ikinci şahısla söylendiğinde okuyucunun üzerine gelir. Sûre aynı hükmü iki kez, iki ayrı mesafeden veriyor.
Ve min dûni'llâh kaydı eklenmiş: sekizinci ayette bu kayıt yoktu. Yani cümle burada bir istisna bırakıyor: Allah'tan başka yoktur — Allah'ın kendisi bunun dışındadır.