كَذَٰلِكَ يُوحِىٓ إِلَيْكَ وَإِلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِكَ ٱللَّهُ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ
Cümle bir işaret zamiriyle başlıyor ve işaret ettiği şey söylenmiyor. Kezâlike — "bunun gibi", "işte böyle". Neyin gibi?
| Okuma | Kezâlike neye işaret ediyor |
|---|---|
| 1 | Bu sûrenin kendisine — "işte bu okuduğun gibi" |
| 2 | Önceki peygamberlere gelen vahye — "onlara olduğu gibi" |
| 3 | Belirsiz bırakılmış bir tarza — vahyin keyfiyetine; ki o keyfiyet 51. ayette açıklanacak |
Üçüncü okuma dizim bakımından dikkat çekicidir ve onu kaydediyorum: sûre kezâlike diyerek bir "böyle" kuruyor, ama "böyle"nin ne olduğunu elli birinci ayete kadar söylemiyor. Elli birinci ayette vahyin üç yolu sayılacak. Yani sûre üçüncü ayette açtığı soruyu, elli ikinci ayette kapatıyor — ve elli ikinci ayet aynı kelimeyle başlıyor: ve kezâlike evhaynâ ileyke.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum; dayanağı iki ayetin aynı kelimeyle açılması ve arada 51. ayetin gelmesidir.
Kök و-ح-ي Necm'de ayrıntılı işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki tespit şuydu: kökün somut anlamı hızlı ve gizli bildirimdir — sürat ve gizlilik. Ve kelime yalnız peygamberlere gelen bildirim için kullanılmaz; Zekeriyyâ'nın işareti, arının bildiği, şeytanların fısıltısı da aynı kökle anılır.
Buraya ait olan şey fiilin kipidir. Yûhî muzâridir — süreklilik ve şimdiki zaman bildirir. Mâzî olsaydı (evhâ) bitmiş bir iş anlatırdı.
| Ayet | Fiil | Kip | Fâil |
|---|---|---|---|
| 3 | yûhî | Muzâri — sürüyor | Allâhu'l-azîzü'l-hakîm (açıkça) |
| 7 | evhaynâ | Mâzî — olmuş | Biz (azamet çoğulu) |
| 52 | evhaynâ | Mâzî — olmuş | Biz |
Üçüncü ayet süreci, yedinci ve elli ikinci ayetler olayı anlatıyor. Ve ilkinde fâil açık ismiyle geliyor, diğer ikisinde zamirle. Bu dizim gözlemini kaydediyorum: sûre önce işin sahibini adıyla koyuyor, sonra zamire geçiyor.
Muhatabın itirazı — bu sûrenin muhatap aldığı itiraz — vahyin yeni ve tuhaf olduğu itirazıdır. Cevap üç kelimeyle veriliyor: ve ile'llezîne min kablik.
Bu, Ahkāf 46/9'da aynı meselenin farklı bir kelimeyle söylendiği yerdir: mâ küntü bid'an mine'r-rusül — "ben peygamberler içinde türedi biri değilim." Orada kelime bid' idi (örneği olmayan); burada kalıp bir bağlaç: ve ilâ.
| Ahkāf 46/9 | Şûrâ 42/3 | |
|---|---|---|
| Kim söylüyor | Peygamber (kul emriyle) | Metnin kendisi |
| Nasıl kuruluyor | Olumsuzlama: "türedi değilim" | Ekleme: "ve öncekilere" |
| Ne yapıyor | İddiayı silsileye bağlıyor | Silsileyi sürdürüyor |
Ve on üçüncü ayette bu silsile isimlendirilecek: Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ. Üçüncü ayet o listeyi hazırlıyor.
Cümlenin fâili sona bırakılmıştır. Arapçada fiil cümlesinde normal sıra fiil-fâil'dir; burada araya ileyke ve ile'llezîne min kablik girmiş, fâil en sonda gelmiştir. Ve geldiğinde yalnız gelmiyor: iki isimle birlikte geliyor.
ٱلْعَزِيز — kök ع-ز-ز: sağlam, ulaşılmaz, üstün olmak. ٱلْحَكِيم — kök ح-ك-م: engelleyip yerinde tutmak. İkisi de Ahkāf 46/2'de işlendi; oradaki kayıt şuydu: biri güç, öteki yerindelik bildirir; güç tek başına anılmıyor.
Buraya ait olan ek şudur ve kendi okumam olarak veriyorum: bu iki isim, sûrenin sonundaki isim çiftiyle karşılaştırıldığında bir hat oluşturuyor. Elli birinci ayet innehû aliyyün hakîm ile biter. İki cümlede de ikinci isim aynıdır (hakîm), birincisi değişmiştir: azîz → aliyy. Yani vahyin kaynağı tarif edilirken sabit kalan nitelik "yerindelik", değişen nitelik ise "yenilmezlik"ten "yükseklik"e kayıyor.