تَرَى ٱلظَّٰلِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا۟ وَهُوَ وَاقِعٌۢ بِهِمْ ۗ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ فِى رَوْضَاتِ ٱلْجَنَّاتِ ۖ لَهُم مَّا يَشَآءُونَ عِندَ رَبِّهِمْ ۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلْفَضْلُ ٱلْكَبِيرُ
Tera'z-zâlimîne müşfikîne mimmâ kesebû ve hüve vâkıun bihim; ve'llezîne âmenû ve amilü's-sâlihâti fî ravdâti'l-cennât; lehum mâ yeşâûne inde rabbihim; zâlike hüve'l-fadlü'l-kebîr
"Zalimleri, kazandıklarından dolayı çekinir hâlde görürsün — oysa o başlarına gelecektir. İman edip iyi işler yapanlar ise cennet bahçelerindedir. Rableri katında diledikleri şey onlarındır. İşte büyük lütuf budur."
On sekizinci ayetteki müşfikûn burada geri dönüyor ve fark yukarıda tablolandı: orada müminler gelecek olandan, burada zalimler yaptıklarından çekiniyor.
Kesebû — kök ك-س-ب. Müddessir'de işlendi: elde etmek, kazanmak, toplayıp getirmek. Ve orada kaydedilen şuydu: kök Kur'an'da hem iyi hem kötü için kullanılır ve nötrdür.
Buradaki kullanımda kelimenin nötrlüğü bir keskinlik üretiyor: insanın korktuğu şey, dışarıdan gelen bir ceza değil, kendi kazancıdır. Cümle "kazandıkları"nı korkulan şeyin yerine koyuyor.
وَهُوَ وَاقِعٌۢ بِهِمْ — "oysa o başlarına gelecektir". Vâkı' ism-i fâildir ve gelecek zaman bildiriyor. Kök و-ق-ع Vâkıa'de sûrenin adı olarak işlendi: düşmek, yere inmek, gerçekleşmek.
Dizim nüktesi: cümle korkunun boşuna olmadığını söylüyor. Genellikle korku, olmayacak bir şeyden duyulur ve teselli edilir. Burada tersi: korku doğrudur.
Yani ravda herhangi bir bahçe değil, suyu tutan yerdir. Kökten riyâd (çoğulu), ve riyâza (bir hayvanı alıştırma, terbiye) gelir; dilciler ikinci anlamı "yumuşatma" üzerinden bağlar.
Ravdât çoğuldur ve Kur'an'da yalnız burada geçer. Cennât da çoğuldur. Yani terkip çoğulun çoğuludur: "bahçelerin bahçeleri".
Ve Vâkıa ile Kāf'de kaydedilen cennet tasvirlerinden farkı şudur: orada meyve, gölge, eş, kap gibi nesneler sayılıyordu. Burada bir yer adlandırılıyor ve ardından tek bir cümle geliyor: lehum mâ yeşâûn — "diledikleri onlarındır."
Sûrede yeşâ fiili şimdiye kadar hep Allah için kullanıldı (8, 12, 13, 19, 21). Burada ilk kez insan için kullanılıyor: mâ yeşâûn — "diledikleri".
Bu, metinden doğrulanabilir bir olgudur ve kaydediyorum. Ve inde rabbihim kaydı eklenmiş: dilek serbest, ama bulunduğu yer belli.
el-Fadlü'l-kebîr — kök ف-ض-ل: bir şeyin gereğinden fazla olan kısmı; artan. Cum'a ve Hadîd'de işlendi. Kökün asıl anlamı "fazlalık"tır; yani fadl, hak edilenin üstüne konan şeydir.
Ve bu, yirminci ayetteki nezid fiiliyle aynı çizgidedir: artan bir şey. Yirmi altıncı ayet ikisini birleştirecek: ve yezîduhum min fadlih — aynı ayette hem artırma hem fazlalık.