لَّا يَسْـَٔمُ ٱلْإِنسَٰنُ مِن دُعَآءِ ٱلْخَيْرِ وَإِن مَّسَّهُ ٱلشَّرُّ فَيَـُٔوسٌ قَنُوطٌ
"İnsan, hayır istemekten usanmaz. Ama kendisine bir kötülük dokunduğunda umutsuz ve karamsar kesilir."
Aynı fiil, iki özne. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: usanmamak, ayette bir erdem olarak değil, bir kapasite olarak anlatılıyor. İnsanda o kapasite vardır — ama istemekte kullanılıyor. Fark, usanmamada değil, yönde.
يَـُٔوس ve قَنُوط — ikisi de mübalağa kalıbındadır. ي-أ-س: umudu kesmek. ق-ن-ط — kök dizinde ilk kez burada geçiyor: dilcilerin verdiği anlam umudun tamamen kesilmesi, karamsarlığın yerleşmesidir.
İki kelimenin birlikte kullanılması bir derecelenme kuruyor ve dilciler ikisi arasındaki farkı genellikle şöyle verir: biri umudun kesilmesi, öteki o hâlin dışa vurması. Bu ayrımı nakledildiği şekliyle aktarıyorum.
وَإِذَآ أَنْعَمْنَا عَلَى ٱلْإِنسَٰنِ أَعْرَضَ وَنَـَٔا بِجَانِبِهِۦ وَإِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ فَذُو دُعَآءٍ عَرِيضٍ
"İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizer; kötülük dokunduğunda ise enine boyuna dua eder."
دُعَآءٍ عَرِيضٍ — arîd: enli, geniş. Kelimenin seçimi dikkat çekicidir: duanın çokluğu "uzun" ile değil "geniş" ile niteleniyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: tûl (uzunluk) süreklilik bildirirdi; arz (genişlik) ise yayılma. Yani dua derinleşmiyor, her yöne saçılıyor. Ve bu, aynı ayetin başındaki nee bi-cânibih (yan çizme) ile aynı beden dilinden geliyor.