فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ · قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌ · يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُصَدِّقِينَ · أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ · قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ · فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِى سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ · قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرْدِينِ · وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّى لَكُنتُ مِنَ ٱلْمُحْضَرِينَ
Fe-akbele ba'duhüm alâ ba'dın yetesâelûn · Kāle kāilün minhüm innî kâne lî karîn · Yekūlü e-inneke le-mine'l-musaddikīn · E-izâ mitnâ ve künnâ türâben ve ızâmen e-innâ le-medînûn · Kāle hel entüm muttaliûn · Fe'ttalea fe-raâhü fî sevâi'l-cahîm · Kāle ta'llâhi in kidte le-türdîn · Ve levlâ ni'metü rabbî le-küntü mine'l-muhdarîn
"Birbirlerine dönüp soruşmaya başlarlar. İçlerinden biri der ki: 'Benim bir arkadaşım vardı; bana derdi ki: Sen gerçekten doğrulayanlardan mısın? Ölüp toprak ve kemik olduktan sonra biz gerçekten hesaba mı çekileceğiz?' — Der ki: 'Bakmak ister misiniz?' Bakar ve onu cehennemin tam ortasında görür. Der ki: 'Vallahi, az kalsın beni de mahvedecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı ben de getirilenlerden olacaktım.'"
Ellinci ayet, yirmi yedinci ayetin birebir tekrarıdır — yalnız bağlaç değişmiş. Yukarıda tablo hâlinde verildi. Ve iki sahnenin içeriği tam tersidir:
| 27-32 (ateşte) | 50-57 (cennette) | |
|---|---|---|
| Konuşan | Belirsiz iki grup | Tek bir kişi — kāilün minhüm |
| Konu | Suçlaşma | Bir hatıra — geçmişte tanıdığı biri |
| Muhatap | Karşısındaki grup | Yanındakiler |
| Kapanış | fe-ağveynâküm — karşılıklı suç | levlâ ni'metü rabbî — kendi kurtuluşunun kaynağı |
Kendi okumam olarak kaydediyorum: ateşteki konuşma ikinci şahsa dönüktür (inneküm, küntüm) — yani suçlama. Cennetteki konuşma birinci şahısla kurulmuştur (innî, lî, le-küntü) — yani anlatım. Aynı cümle iki ayrı konuşma biçimine açılıyor.
Dizim nüktesi: kāle kāilün — fiil ve fâil aynı kökten (م-ف-ع-و-ل değil, aynı kök: ق-و-ل). Arapçada buna iştikāk yoluyla pekiştirme denir.
Ve fâil belirsiz (nekre): kāilün minhüm — "onlardan bir söyleyen". Adı yok, sayısı bir. Yani sahne kalabalıktan bir kişiye iniyor.
Kendi okumam olarak: kırk-kırk dokuzuncu ayetler bir grup tablosu idi (onlar, çevrelerinde, yanlarında). Ellinci ayetten itibaren tek bir sese geçiliyor. Tablo, anlatıya dönüşüyor.
Kök ق-ر-ن: iki şeyi birbirine bağlamak, eşleştirmek. Karn — boynuz (başa bitişik olan); kırân — birleştirme; karîn — sürekli beraber olan, yakın arkadaş.
Kelime Kāf'de işlendi (50/23, 27 — ve kāle karînühû) ve orada bu kelimenin cehennem sahnesindeki kullanımı çözümlendi. Oraya dayanıyorum.
| Kāf 50/23, 27 | Sâffât 37/51 | |
|---|---|---|
| Karîn kim | Kişiye eşlik eden, hesap gününde konuşan | Dünyada tanıdığı bir insan (yaygın izah) |
| Nerede konuşuyor | Hesap yerinde | Cennette anlatılıyor — kendisi orada değil |
| Ne diyor | hâzâ mâ ledeyye atîd | Dünyada söylediği sözler naklediliyor |
Buradaki karînin insan mı yoksa başka bir varlık mı olduğu klasik tefsirlerde tartışılmıştır. Metin belirtmiyor ve ben hüküm vermiyorum. Sözün içeriği (diriliş inkârı, alay) her iki ihtimalle de bağdaşıyor.
Ve otuz yedinci ayette aynı kök geçmişti: ve saddeka'l-mürselîn — "elçileri doğruladı". Aynı fiil, iki ayrı taraf: biri elçileri doğrulayan, öteki doğrulayanlarla alay eden. Bu bir metin verisidir.
Dizim nüktesi: soru e-inneke ile başlıyor — yani pekiştirilmiş bir soru. Arapçada bu, gerçek bir bilgi sorusu değil, inanamama ve alay bildirir. Türkçede karşılığı: "Yok canım, sen gerçekten inanıyor musun?"
Ve le-mine'l-musaddikīn — "doğrulayanlardan". Yani kişi bir gruba yerleştiriliyor. Alay bireysel değil, bir kategoriye yönelik.
Bu cümle on altıncı ayetin tekrarıdır; tek kelime farkla. Yukarıda (13-17 bölümünde) tablo hâlinde verildi ve tekrarlamıyorum.
Buraya eklenecek olan şudur: on altıncı ayette bu sözü kalabalık söylüyordu; elli üçüncü ayette tek bir kişi. Ve elli beşinci ayette o kişi gösteriliyor.
Kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre bir cümleyi iki kez veriyor ve ikinci verişinde ona bir yüz ekliyor. On altıncı ayetteki itiraz soyut bir kalabalığındı; elli üçüncü ayetteki itiraz, cehennemin ortasında duran belirli birinin.
Kök ط-ل-ع: bir şeyin ortaya çıkması, yükselip görünmesi. Tulû' — doğuş; matla' — doğuş yeri; talî'a — öncü. Kök Kāf 50/10'da (ve'n-nahle bâsikātin lehâ tal'un nadîd) ve Hümeze'de (tettaliu ale'l-ef'ide) işlendi.
Muttali' — VIII. bâb ism-i fâil: yukarıdan bakan, bir yere göz atan. Kalıp, yüksekten aşağı bakmayı bildirir.
Ve Ğâfir (Mü'min) 40/36-37'de aynı kök Firavun'un ağzında geçmişti: fe-attalia ilâ ilâhi Mûsâ — "Mûsâ'nın ilahına bakayım". Aynı fiil, iki yön: biri yukarı çıkıp bakmak istiyor, öteki yukarıdan aşağı bakıyor. Bu bir metin gözlemidir.
Dizim nüktesi: soru hel entüm muttaliûn — "bakan kimseler misiniz?" İsim cümlesiyle sorulmuş. Yani "bakar mısınız?" değil, "bakacak durumda mısınız?"
Ve dikkat: soru yanındakilere soruluyor, ama bir sonraki ayette bakan tek kişidir: fe'ttalea (tekil). Yani teklif çoğula, eylem tekile. Bu bir dizim gözlemidir.
Sevâ — kök س-و-ي: eşitlik, denklik. Sevâü'ş-şey' — bir şeyin tam ortası; çünkü orta nokta, kenarlara eşit uzaklıktadır. Kelimenin "orta" anlamı bu eşitlikten doğuyor.
Kendi okumam olarak: "cehennemde" denmiyor, "cehennemin tam ortasında" deniyor. Kenar değil merkez. Ve elli dördüncü ayette teklif edilen şey bakmaktı — yani konuşan kişi, arkadaşının yerini kendi gözüyle görüyor.
Ta'llâhi — tâ harfiyle yemin. Arapçada vâv, bâ ve tâ yemin harfleridir; ve tâ yalnız "Allah" lafzıyla kullanılır. Dilciler tânın yeminine şaşkınlık ve beklenmedik durum anlamı da yüklendiğini kaydeder.
İn kidte — burada in olumsuzluk değil, muhaffefe mine's-sakīledir (hafifletilmiş inne). Nahivciler bunu lâmın varlığından anlar: le-türdîn. Anlam: "gerçekten az kalsın…"
Türdîn — kök ر-د-ي: yüksekten düşmek, helâk olmak. Terdâ — düştü, helâk oldu. Kur'an'da: ve mâ yuğnî anhü mâlühû izâ teraddâ (Leyl 92/11) — Leyl'de işlendi.
Ve kelimenin resmi kayda değer: helâk, düşme olarak tarif ediliyor — yani yükseklikten aşağı. Ve konuşan kişi tam da yukarıdan aşağı bakıyor (muttali'). Sahne ile kelime örtüşüyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum.
Muhdarîn — kök ح-ض-ر, IV. bâb ism-i mef'ûl: getirilenler, hazır bulundurulanlar. Ve bu kelime sûrede üç kez geçiyor:
| Ayet | Kim | Durum |
|---|---|---|
| 57 | Konuşan kişi | le-küntü mine'l-muhdarîn — olacaktım (ama olmadım) |
| 127 | İlyâs'ı yalanlayanlar | fe-innehüm le-muhdarûn — olacaklar |
| 158 | Cinne nispet edenler | innehüm le-muhdarûn — olacaklar |
Üç geçişin üçü de aynı kalıpta. Farkı yalnız birincisi taşıyor: orada fiil gerçekleşmemiş bir şart içinde. Bu, metinden doğrulanabilir bir olgudur.
Kelimenin seçimi kayda değer: ihdâr, birini bir makamın huzuruna getirmektir. Yani kelime azabı değil, celbi bildiriyor. Sûre üç yerde de cezanın kendisini değil, cezaya götüren işlemi adlandırıyor.