يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِنَّ وَعْدَ ٱللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِٱللَّهِ ٱلْغَرُورُ · إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَٱتَّخِذُوهُ عَدُوًّا
"Ey insanlar! Allah'ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o çok aldatıcı da sizi Allah ile aldatmasın. Şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin."
Aynı kök üç kelimede geçiyor: tağurrenneküm (aldatmasın), yağurrenneküm (aldatmasın), el-ğarûr (çok aldatıcı).
Kökün somut anlamı dilcilerce şöyle verilir: bir şeyin dış görünüşünün göz alıcı, içinin boş olması. Ğırr — tecrübesiz genç; ğurûr — yanıltıcı görüntü.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: ayet, aldatmanın Allah'ın adı kullanılarak yapılabileceğini söylüyor. Yani aldatma her zaman inkâr yoluyla gelmiyor; bağışlayıcılığın yanlış yere çekilmesiyle de gelebiliyor. Ve Zümer 39/53'te bağışlanmadan umut kesilmemesi emredilmişti — iki ayet birlikte okunduğunda bir denge kuruluyor: umutsuzluk da yasak, güvene yaslanmak da.
Cümlenin mantığı kaydedilmeye değer: düşmanlık zaten var (inne'ş-şeytâne leküm adüvv) — emredilen şey, o düşmanlığın karşılıklı hâle getirilmesi.
Yani ayet bir bilgi vermekle yetinmiyor; bilginin gereğini istiyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: tehlikeyi bilmek ile ona göre davranmak arasındaki fark, cümlenin iki yarısına dağıtılmış.