وَلِسُلَيْمَٰنَ ٱلرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُۥ عَيْنَ ٱلْقِطْرِ وَمِنَ ٱلْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِۦ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ ٱلسَّعِيرِ
Ve li-Süleymâne'r-rîha ğudüvvühâ şehrun ve ravâhuhâ şehr, ve eselnâ lehû ayne'l-kıtr, ve mine'l-cinni men ya'melü beyne yedeyhi bi-izni rabbih, ve men yeziğ minhüm an emrinâ nüzıkhü min azâbi's-saîr
"Süleymân'a da rüzgârı verdik: sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay. Ona erimiş bakır kaynağını akıttık. Cinlerden bir kısmı, Rabbinin izniyle onun önünde çalışıyordu. Onlardan kim emrimizden saparsa, ona alevli ateşin azabını tattırırız."
Bu iki kelime Arapçada bir çifttir ve birlikte "günün tamamı" demektir. Türkçedeki "sabah akşam" ifadesine karşılık gelir. Ğâfir (Mü'min) 40/46'da ğudüvven ve aşiyyâ (sabah akşam) çifti işlendi ve orada aynı iki vaktin iki ayrı sahnede kullanıldığı kaydedilmişti. Oraya dayanıyorum.
Ravâh kökü ر-و-ح, aynı zamanda rîh (rüzgâr) ve rûh kelimelerinin köküdür. Yani cümlede kelime oyununa yakın bir örtüşme var: er-rîha … ve ravâhuhâ. Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum; anlam üzerine bir hüküm kurmuyorum.
Ve ölçünün kendisi kaydedilmeye değer: şehrun … şehrun — bir ay, bir ay. Ölçü mesafeyle değil, zamanla veriliyor. Yani ayet "şu kadar fersah" demiyor; normalde bir ay sürecek yolun ne kadar sürdüğünü söylüyor. Ölçü, muhatabın tecrübesine göre kurulmuş.
Kıssanın ayrıntılarına dair rivayetlere girmiyorum. Rüzgârın nasıl kullanıldığı, nereye gidildiği ayette yoktur; metnin vermediği ayrıntıyı üretmiyorum.
أَسَلْنَا — kök س-ي-ل: akmak. IV. bâb: akıttık. Ve aynı kök dört ayet sonra bir felaketin adında geçecek: seyle'l-arim (16) — "Arim seli".
Bu tekrarı kaydediyorum ve kendi okumam olarak veriyorum: aynı kök, sûrenin iki kavmi için iki ayrı yönde kullanılıyor.
| Ayet | İfade | Ne akıyor | Kime |
|---|---|---|---|
| 12 | Ve eselnâ lehû ayne'l-kıtr | Erimiş maden — nimet | Süleymân |
| 16 | Fe-erselnâ aleyhim seyle'l-arim | Sel — felaket | Sebe' |
Aynı fiil kökü: biri "onun için akıttık", öteki "onların üzerine gönderdik". Edat değişince yön değişiyor: lehû (lehine) / aleyhim (aleyhine). Bu, metinden doğrulanabilir bir karşıtlıktır.
ٱلْقِطْر — dilcilerin verdiği karşılık: erimiş bakır (bazıları genel olarak "erimiş maden" der). Kelime katr (damlamak) köküyle ilişkilendirilir: damlayan, akan şey.
Ve ayn kelimesi kaydedilmelidir: ayne'l-kıtr — "bakır kaynağı". Ayn, Arapçada hem göz hem pınar demektir. Yani erimiş maden, bir pınar gibi anılıyor — su kaynağı için kullanılan kelime madene aktarılmış.
Bir önceki ayetle bağı kaydedilmeye değer: Dâvûd'a demir yumuşatıldı, Süleymân'a bakır akıtıldı. İki peygambere iki maden, ikisi de sertliğinin çözülmüş hâlinde.
ز-ي-غ — kökün somut anlamı: doğru yönden sapmak, kaymak, eğrilmek. Dilciler kelimenin gözün şaşması için de kullanıldığını kaydeder.
Ve cümlenin yeri kaydedilmelidir: ayet, Süleymân'a verilen imkânları sayarken araya bir ceza kaydı koyuyor. Yani verilen şey sınırsız bir tasarruf olarak sunulmuyor; çalışanların bağlı olduğu emir de aynı cümlede anılıyor.
Cinler hakkında STYLE gereği bir kayıt: Cin'de görünmeyen varlıklar hakkında metnin bildirdiğinin ötesine geçilmeyeceği sınırı konulmuştu. Oraya dayanıyorum. Ayetin söylediği şudur: çalışıyorlardı, izinle çalışıyorlardı, ve emirden sapanın karşılığı vardı.