ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى لَهُۥ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ وَلَهُ ٱلْحَمْدُ فِى ٱلْءَاخِرَةِ وَهُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْخَبِيرُ · يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ ٱلرَّحِيمُ ٱلْغَفُورُ
El-hamdü lillâhi'llezî lehû mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ardı ve lehü'l-hamdü fi'l-âhırati ve hüve'l-hakîmü'l-habîr · Ya'lemü mâ yelicü fi'l-ardı ve mâ yahrucü minhâ ve mâ yenzilü mine's-semâi ve mâ ya'rucü fîhâ ve hüve'r-rahîmü'l-ğafûr
"Hamd, göklerde ve yerde ne varsa kendisinin olan Allah'a mahsustur; âhirette de hamd O'nadır. O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, merhametlidir, bağışlayandır."
| Sıra | İfade | Nerede | Gerekçesi ne |
|---|---|---|---|
| 1 | El-hamdü lillâhi'llezî lehû mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard | Dünya | Mülk — sahip olma |
| 2 | Ve lehü'l-hamdü fi'l-âhıra | Âhiret | Gerekçe söylenmiyor |
Birinci hamdin gerekçesi ayette açıkça veriliyor: göklerde ve yerde ne varsa O'nun. İkinci hamd ise gerekçesiz bırakılıyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki cümlenin kuruluş farkıdır: dünyada hamdin bir sebebi gösteriliyor, çünkü dünyada mülkün kime ait olduğu tartışma konusudur — sûrenin yirmi ikinci ayeti tam da bunu tartışacak. Âhirette ise tartışma bitmiş olacağı için gerekçeye ihtiyaç kalmıyor.
Ve hamdin âhirette de sürmesi kaydedilmeye değer: ayet, hamdi dünyaya ait bir davranış olarak değil, iki âlemde birden geçerli bir hâl olarak koyuyor. Fâtır (Melâike) 35/34'te cennet ehlinin ağzından çıkan ilk sözün bir hamd cümlesi olduğu işlenmişti (el-hamdü lillâhi'llezî ezhebe anne'l-hazen) — iki ayet birlikte okunduğunda, birinci ayetteki bu kayıt orada fiilen gerçekleşmiş görünüyor.
| Ayet | Kapanış | Alan |
|---|---|---|
| 1 | El-hakîmü'l-habîr | Hüküm ve haber — bilgi tarafı |
| 2 | Er-rahîmü'l-ğafûr | Merhamet ve bağış — muamele tarafı |
Kaydedilmeye değer olan şu: ikinci ayet kapsayıcı bir bilgi tarif ediyor (yere giren, çıkan, inen, yükselen) — ve bu bilgi tarifinden sonra beklenen kapanış "alîm" ya da "hafîz" olurdu. Ayet bunun yerine merhamet ve bağış isimlerini koyuyor.
Bunu bir dizim gözlemi olarak veriyorum: her şeyi bilmenin ardından anılan sıfat, cezalandırma değil bağışlamadır. Bilginin eksiksizliği, bir tehdit olarak değil bir güvence olarak bağlanıyor.
| Fiil | Kök | Yön | Alan |
|---|---|---|---|
| Yelicü | و-ل-ج | İçeri ↓ | Yer |
| Yahrucü | خ-ر-ج | Dışarı ↑ | Yer |
| Yenzilü | ن-ز-ل | Aşağı ↓ | Gök |
| Ya'rucü | ع-ر-ج | Yukarı ↑ | Gök |
Dört fiil, iki alan, ve her alanda bir gidiş bir geliş. Cümle böylece hiçbir yön açıkta bırakmıyor: yerin içine giren de, yerden çıkan da, gökten inen de, göğe çıkan da aynı bilginin kapsamında.
و-ل-ج — kökün somut anlamı dar bir yerden içeri girmektir. Dilciler velleceyi "bir şeyin başka bir şeyin içine girmesi" diye tarif eder; îlâc — sokmak. Aynı kök, Kur'an'da gece ile gündüzün birbirine geçirilmesi için de kullanılır (yûlicü'l-leyle fi'n-nehâr). Kelimenin resmi, kaybolmak değil — görünmeyen bir yere geçmektir.
ع-ر-ج kökü Meâric 70/3-4'te ayrıntılı çözümlendi (yükselmek, eğimli bir yoldan basamak basamak çıkmak; mi'râc, meâric, a'rec). Tekrarlamıyorum.
Buraya ait olan bir fark var ve kaydedilmelidir: Meâric'te kök melekler ve rûh için kullanılıyordu (ta'rucü'l-melâiketü ve'r-rûhu ileyh) — yani yükselen belliydi. Burada özne belirtilmiyor: mâ ya'rucü fîhâ — "orada ne yükseliyorsa". Kelime, belirsiz bırakılarak genişletilmiş.
| Yer | Kim / ne yükseliyor |
|---|---|
| Meâric 70/4 | Melekler ve rûh — belirli |
| Sebe' 34/2 | Mâ ya'rucü fîhâ — belirsiz, dolayısıyla kapsayıcı |
Ve bu dört fiilli tablo, sûrenin ilerideki iddiasını baştan hazırlıyor: üçüncü ayette gelecek olan lâ ya'zübü anhü miskālü zerra cümlesi, buradaki dört yönün tek cümleye sıkıştırılmış hâlidir.