وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى ٱللَّهُ وَرَسُولُهُۥٓ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ ٱلْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَٰلًا مُّبِينًا
Ve mâ kâne li-mü'minin ve lâ mü'minetin izâ kada'llâhu ve rasûlühû emran en yekûne lehümü'l-hıyeratü min emrihim, ve men ya'sı'llâhe ve rasûlehû fe-kad dalle dalâlen mübînâ
"Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiğinde, mümin bir erkeğin de mümin bir kadının da o iş hakkında seçme hakkı olamaz. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."
Bu ayet, otuz yedinci ayetteki kıssanın önüne konmuş bir ilkedir. Sûrenin yöntemi burada bir kez daha görünüyor: önce ilke, sonra uygulama.
Dört ve beşinci ayetler evlatlık nispetini kaldırmıştı; otuz altıncı ayet bir hükmün karşısında seçim hakkının kalkacağını söylüyor; otuz yedinci ayet ise bu ikisinin kesiştiği somut olayı anlatacak.
Ve burada tekrarın işlevi farklı: 35. ayette bir karşılık listesiydi, burada bir yükümlülük. Kur'an, ikisini de aynı biçimde ikili söylüyor.
Bunu bir metin verisi olarak kaydediyorum: sûre, aynı sayfada hem hakkı hem yükümlülüğü iki cinsiyet için ayrı ayrı adlandırıyor.
Nekre (belirsiz) ve olumsuz bağlamda geldiği için umum bildiriyor: "hiçbir mümin erkeğe ve hiçbir mümin kadına".
Kökün bu ikiliği kayda değer: Arapçada hayr, "iyi olan" demektir; ve ihtiyâr, "iyi olanı seçmek". Yani seçim kelimesi, kökünde bir değer yargısı taşıyor.
Ve el-hıyera kelimesi Kur'an'da iki yerde geçer: burada ve Kasas 28/68'de (mâ kâne lehümü'l-hıyera — orada da seçme yetkisinin insanlarda olmadığı söylenir).
Bu kayıt önemlidir ve genellikle atlanır. Ayet "hiçbir konuda seçme hakları yoktur" demiyor. Şart cümlesiyle sınırlanmış bir alandan söz ediyor: izâ kada'llâhu ve rasûlühû emran — "bir işe hüküm verdiğinde."
Yani seçim hakkı genel olarak kaldırılmıyor; hakkında hüküm verilmiş bir konuda, o hükmün karşısına konamayacağı söyleniyor.
Ve emr kelimesi ayette iki kez geçiyor: kada'llâhu… emran ve min emrihim. Aynı kelime, biri hükmün konusu, öteki insanların işi. Dizim, ikisinin çakıştığı yeri gösteriyor.
Kelimenin kökünde bir bitmişlik var ve ayetin mantığıyla uyumlu: hüküm verilmişse, mesele kapanmıştır.
ضَلَّ — kök ض-ل-ل. Yolu kaybetmek, sapmak; ve kökün somut anlamı bir şeyin içinde kaybolmaktır: dalle'l-mâü fi'l-leben — su sütün içinde kayboldu.
Ve dikkat çekici olan şudur: ayet, itirazın kendisini değil, zamanını konu ediyor. Hüküm verilmeden önceki tartışma, ayetin konusu değil. Konu, hüküm verildikten sonra başlayan seçim iddiası.
Bunun bugüne bakan hâli, herhangi bir ortak karar süreci için geçerlidir: bir karar alınmadan önce itiraz etmek sürecin parçasıdır; alındıktan sonra "ben katılmıyorum" demek, kararı değil süreci iptal eder.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve ayetin dinî bağlamı ile bu genel gözlemi birbirine karıştırmıyorum.