كَيْفَ يَهْدِى ٱللَّهُ قَوْمًا كَفَرُوا۟ بَعْدَ إِيمَٰنِهِمْ … إِلَّا ٱلَّذِينَ تَابُوا۟ مِنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ وَأَصْلَحُوا۟
Keyfe yehdillâhu kavmen keferû ba'de îmânihim ve şehidû enne'r-rasûle hakkun ve câehümü'l-beyyinât, vallâhu lâ yehdi'l-kavme'z-zâlimîn · … · İllâ'llezîne tâbû min ba'di zâlike ve aslahû fe-innallâhe ğafûrun rahîm
"İman ettikten, elçinin hak olduğuna tanıklık ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâra sapan bir topluluğu Allah nasıl doğru yola iletsin? Allah zalim topluluğu doğru yola iletmez. · … · Ancak bundan sonra tevbe edip durumlarını düzeltenler başka: Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir."
Seksen altıncı ayet hükmü doğrudan koymuyor; bir soruyla açıyor: keyfe — "nasıl?" Ve soru, cevabını içinde taşıyan bir sorudur (Arapçada istifhâm-ı inkârî).
| # | Kayıt | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| 1 | Ba'de îmânihim | İman etmişlerdi |
| 2 | Ve şehidû enne'r-rasûle hakk | Tanıklık etmişlerdi |
| 3 | Ve câehümü'l-beyyinât | Deliller gelmişti |
Üç kayıt, ve üçü de sûrenin ana kaydının tekrarıdır: bir şey, bilgi geldikten sonra oluyor. Aynı kayıt 19, 61 ve 105. ayetlerde de vardır. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
Ve üç ayet süren ağır bir hüküm dizisinden sonra 89. ayet geliyor: illâ'llezîne tâbû min ba'di zâlike ve aslahû.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: tevbe tek başına yeterli sayılmıyor; yanına onarım ekleniyor. Ve aynı ikili Şûrâ 42/40'ta da geçmişti (fe-men afâ ve asleha) — orada affeden için, burada dönen için. İki sûre aynı ikiliyi iki ayrı özneye uyguluyor.
Ve doksanıncı ayetteki fark kaydedilmelidir: sümme'zdâdû küfrâ — "sonra inkârı artırdılar". İstisnadan çıkarılan, dönüş yapmayan değil; ters yönde artandır. Yani hükmün ekseni bir olay değil, bir yöndür.
مِلْءُ ٱلْأَرْضِ ذَهَبًا (91) — mil'ü'l-ardı zeheben: "yeryüzü dolusu altın". Ve bu, 14. ayetteki el-kanâtîru'l-mukantara ile aynı hattadır: sûre, biriktirilen miktarın en büyüğünü iki kez anıyor ve ikisinde de onun yetmediğini söylüyor.