إِذْ قَالَتِ ٱمْرَأَتُ عِمْرَٰنَ رَبِّ إِنِّى نَذَرْتُ لَكَ مَا فِى بَطْنِى مُحَرَّرًا · فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّى وَضَعْتُهَآ أُنثَىٰ وَٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ ٱلذَّكَرُ كَٱلْأُنثَىٰ
İz kāleti'mraetü İmrâne rabbi innî nezertü leke mâ fî batnî muharraran fe-tekabbel minnî, inneke ente's-semîu'l-alîm · Fe-lemmâ vedaathâ kālet rabbi innî vada'tühâ ünsâ vallâhu a'lemü bimâ vedaat, ve leyse'z-zekeru ke'l-ünsâ, ve innî semmeytühâ Meryeme ve innî uîzühâ bike ve zürriyyetehâ mine'ş-şeytâni'r-racîm
"Hani İmrân'ın karısı şöyle demişti: 'Rabbim! Karnımdakini sana adadım — özgür kılınmış olarak. Benden kabul et; şüphesiz sen işitensin, bilensin.' · Onu doğurunca dedi ki: 'Rabbim! Ben onu kız doğurdum.' — Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir — 've erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim; onu da soyunu da kovulmuş şeytandan sana sığındırırım.'"
Bu iki ayet dikkatle işlenecek. Özellikle ve leyse'z-zekeru ke'l-ünsâ cümlesi, üzerine en çok yanlış hüküm bina edilen cümlelerden biridir. STYLE gereği önce cümlenin kime ait olduğu meselesini çözeceğim, sonra klasik izahları tabloyla vereceğim.
Kökün somut anlamı: ح-ر-ر — sıcaklık; ve hür olmak, bağdan kurtulmak. Hurr — hür; tahrîr — serbest bırakma. Kök Beled 90/13'te (fekku rakabe) ve Mücâdele 58/3'te (tahrîru rakabe) işlendi.
| # | Muharrar ne demek | İzah |
|---|---|---|
| 1 | Mabede vakfedilmiş | Dünya işlerinden serbest bırakılıp mabet hizmetine ayrılmış |
| 2 | Halis kılınmış | Yalnız Allah için, başka hiçbir amaç karışmadan |
| 3 | Hizmetten muaf | Anne babasına hizmet yükümlülüğünden azat edilmiş |
Ve kelimenin kendisinde bir gerilim vardır ve bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: muharrar "özgür kılınmış" demektir; ama cümlede bu özgürlük bir adakla veriliyor. Yani bir şeye bağlanarak başka her şeyden çözülme. Kelime, adağın mantığını tek başına taşıyor.
و-ض-ع kökü: bir şeyi bırakmak, koymak. Doğurmak için kullanılışı buradan gelir — Arapçada vada'ati'l-mer'e "kadın doğurdu" demektir; kökün resmi, taşınan bir yükün bırakılmasıdır.
| Sıra | Cümle | Kim söylüyor |
|---|---|---|
| 1 | Fe-lemmâ vedaathâ | Anlatıcı |
| 2 | İnnî vada'tühâ ünsâ | Kadın |
| 3 | Vallâhu a'lemü bimâ vedaat | Anlatıcı — araya giriyor |
| 4 | (mâ fî batnî, 35 — dolaylı olarak) | Kadın |
Ortadaki cümle (vallâhu a'lemü bimâ vedaat — "Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir") kadının sözü değildir; anlatıcının araya girmesidir. Bunda kaynaklar arasında yaygın bir birlik vardır.
Ve asıl ihtilaf, ondan sonraki cümledir: ve leyse'z-zekeru ke'l-ünsâ. Bu cümle kimin sözünün devamıdır?
| Okuma | Cümle kimin | Cümlenin yönü |
|---|---|---|
| A | Kadının sözünün devamı — ara cümleden sonra sözüne dönüyor | Kadın kendi beklentisini dile getiriyor: "erkek istemiştim, o kız gibi olmazdı" — bir insanın kendi hesabı |
| B | Allah'ın sözü — ara cümlenin devamı | Kadının hesabına verilen cevap: "erkek, bu kız gibi değildir" — yani beklenen, verilenin dengi değildir |
Ve iki okumanın anlamı ne kadar değiştirdiği görülmelidir — bu, elimizdeki cümlenin niçin dikkatle işlenmesi gerektiğini gösteriyor:
| A okuması | B okuması | |
|---|---|---|
| Cümlenin sahibi | İnsan | Anlatıcı / Allah |
| Cümle ne yapıyor | Bir beklentiyi kaydediyor | Bir beklentiyi düzeltiyor |
| ez-Zeker ne | Beklenen, umulan | Beklenen, daha az olan |
| Kime üstünlük veriyor | Hiçbirine — bir hâl kaydı | Kıza — çünkü ke'l-ünsâ ölçü alınıyor |
Bir. Hangi okuma alınırsa alınsın, cümle bir genel hüküm cümlesi değildir. Bir sahnenin içinde, doğum anında, belirli bir adak bağlamında söylenmiştir. Cümlenin çevresindeki her öğe tekildir: bir kadın, bir adak, bir doğum, bir isim.
İki. Cümlenin dizimi, bir aşağılama okumasını desteklemez, engeller. Arapçada leyse A ke-B kalıbında ölçü B'dir — benzetilen A, kendisine benzetilen B'dir. Yani cümle ünsâyı ölçü, zekeri ölçülen yapıyor. Bu, lafzın kendisinden çıkan bir dizim olgusudur ve klasik tefsirlerde de kaydedilmiştir.
Üç. Ve ayetin devamı bunu doğruluyor. Cümleden hemen sonra ne oluyor: kız çocuğa bir ad veriliyor (Meryem), sığınma isteniyor, sonra 37. ayette "Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti" deniyor. Yani adak kabul ediliyor — ve adakta beklenen erkekti. Metnin akışı, bir eksiklik değil, bir yer değiştirme anlatıyor.
Dört. Ve sûrenin altıncı ayeti bu sahnenin hükmünü önceden koymuştu: hüve'llezî yusavviruküm fi'l-erhâmi keyfe yeşâ' — "rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur." Otuz ayet arayla, aynı sûrede. Bu, metinden doğrulanabilir bir bağdır.
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir: iki ayetin bir arada yaptığı iş, insanın planı ile gerçekleşen arasındaki farkı göstermektir. Kadın bir plan yapmıştı; plan tuttu ama beklediği biçimde değil. Ve sûre bunu bir kayıp olarak değil, planın kendisinden büyük bir sonuç olarak anlatacak — çünkü doğan çocuk, sûrenin adının geldiği ailenin merkezine yerleşecek.
Ve şunu açıkça kaydediyorum: bu cümleden kadın hakkında aşağılayıcı bir hüküm çıkarılamaz; bu tefsirde çıkarılmıyor. Cümlenin muhatabı bir cinsiyet değil, bir beklentidir.
Ve ad, sûrenin ikinci yarısında altı kez geçecek. Meryem'de bir sûre bu adı taşıyor ve orada Meryem'in kıssası ayrıntılı işlendi.
STYLE gereği kaydediyorum: adın anlamı üzerinde klasik kaynaklarda farklı görüşler nakledilir ve kesin bir bilgi yoktur. Bu tefsirde bir anlam iddiası kurmuyorum.
ٱلشَّيْطَٰنِ ٱلرَّجِيمِ — recîm: ر-ج-م kökünden, taşlanmış, kovulmuş. Kök Sâffât 37/7 ve Mülk 67/5'te (rucûmen li'ş-şeyâtîn) işlendi.
Ve isteğin kapsamı kaydedilmelidir: uîzühâ bike ve zürriyyetehâ — "onu ve soyunu". Yani sığınma isteği bir kuşak ötesine uzatılıyor. Ve o soy, sûrenin ilerisinde bir kişiden ibaret olacaktır.