الٓمٓ · أَحَسِبَ ٱلنَّاسُ أَن يُتْرَكُوٓا۟ أَن يَقُولُوٓا۟ ءَامَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ · وَلَقَدْ فَتَنَّا ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ صَدَقُوا۟ وَلَيَعْلَمَنَّ ٱلْكَٰذِبِينَ
"Elif-lâm-mîm. İnsanlar, 'inandık' demekle bırakılıvereceklerini ve sınanmayacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri de sınadık. Allah, doğru söyleyenleri de mutlaka bilecek, yalancıları da mutlaka bilecek."
İkinci ayet bir soru olarak kuruluyor ve sorunun yapısı kaydedilmelidir: e-hasibe'n-nâsü en yütrakû — "bırakılıvereceklerini mi sandılar?"
ت-ر-ك kökü: bırakmak, kendi hâline terk etmek. Yani sorulan şey, imtihanın varlığı değil — imtihansız bırakılma beklentisi.
Ve Bakara 2/214'te aynı soru başka kelimelerle sorulmuştu: em hasibtüm en tedhulü'l-cennete ve lemmâ ye'tiküm meselü'llezîne halev min kabliküm — "başınıza öncekilerin başına gelen gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?"
| Yer | Fiil | Sanılan şey |
|---|---|---|
| Bakara 2/214 | Hasibtüm | Cennete girmek — sıkıntısız |
| Ankebût 29/2 | Hasibe'n-nâs | Bırakılmak — sınanmadan |
Aynı fiil (hasibe — sanmak), iki sûrede aynı beklentiyi karşılıyor. Bu, metinden doğrulanabilir bir örtüşmedir.
"Allah mutlaka bilecek" ifadesi klasik tefsirlerde tartışılmıştır — çünkü Allah'ın bilgisi zaten kuşatıcıdır.
Nakledilen başlıca izah şudur: buradaki ilim, bilginin fiilen ortaya çıkması, yani gizlinin görünür hâle gelmesidir. Dilciler bunu "ilm-i vukū'" ya da "bilinenin gerçekleşmesi" diye açıklar.
Bunu nakledilen bir izah olarak aktarıyorum ve şunu kendi okumam olarak ekliyorum: ayetin işi bir bilgi eksiğini gidermek değil — iddianın sınanmasını gerekli kılmak. Nitekim cümlenin nesnesi bilgi değil, iki grup: doğru söyleyenler ve yalancılar.