أَمَّن يُجِيبُ ٱلْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ ٱلسُّوٓءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَآءَ ٱلْأَرْضِ أَءِلَٰهٌ مَّعَ ٱللَّهِ قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ
Emmen yücîbü'l-mudtarra izâ deâhu ve yekşifü's-sûe ve yec'alüküm hulefâe'l-ard, e-ilâhün maallâh, kalîlen mâ tezekkerûn
"Yoksa darda kalana, kendisine yalvardığında karşılık veren, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz!"
Kökün somut anlamı: darr — zarar, sıkıntı, bir şeyin işleyişini bozan hâl. Kök Lokmân 31/6 bahsinde ve Bakara'de geçti.
| Kalıp | Kelime | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| Masdar | Darr | Zarar — olgu |
| VIII. bâb masdar | Idtırâr | Zorunda bırakılma — çaresizliğe sürülme |
| VIII. bâb ism-i mef'ûl | Mudtarr | Zorunda bırakılmış olan — çaresiz kalmış |
Kalıbın en önemli özelliği meçhul yönlü olmasıdır ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: mudtarr, kendi kendine sıkıntıya düşen değil, sıkıştırılmış olandır. Yani kelime bir hâl değil, bir sürüklenişin sonucudur.
Dilciler kelimeyi şöyle tarif eder ve bunu nakil olarak aktarıyorum: elinde başka bir kapı kalmayan kimse. Nitekim aynı kelime fıkıh dilinde "zaruret hâlindeki kişi" için kullanılır.
Ve kelimenin bu ayetteki gelişi kaydedilmelidir: el-mudtarr — marife, yani tür olarak. Karşılık verilen, belirli bir kişi değil, o hâlde olan herkestir.
Ankebût 29/65 ve Lokmân 31/32'de aynı olgu iki kez işlendi ve orada tablolandı. Özeti şuydu: gemiye binen ya da dalgalar altında kalan insan dini yalnız O'na hâlis kılarak yalvarır; karaya çıkınca Lokmân'da bir kısmı orta yolu tutar, Ankebût'ta ortak koşarlar.
| Lokmân 31/32 | Ankebût 29/65 | Neml 27/62 | |
|---|---|---|---|
| Kim | Denizdekiler | Gemidekiler | El-mudtarr — genel |
| Durum | Ğaşiyehüm mevc | Rakibû fi'l-fülk | İzâ deâh — yalvardığında |
| Anlatım yönü | İnsanın fiili — yalvarır | İnsanın fiili — yalvarır | Allah'ın fiili — karşılık verir |
| Sonuç | Fe-minhüm muktesıd | İzâ hüm yüşrikûn | Ve yekşifü's-sû' |
Ve buradaki fark kendi okumam olarak kaydediliyor, dayanağı tablonun üçüncü satırıdır: Lokmân ve Ankebût aynı olguyu insanın davranışı olarak anlatıyordu — ve ikisi de eleştiriyle bitiyordu. Neml aynı olguyu tersinden, cevap veren taraftan anlatıyor ve bir eleştiri değil, bir delil kuruyor.
Yani üç sûre aynı gerçeği kaydediyor: insan çaresiz kaldığında yalnız O'na yönelir. Fark, bu gerçeğin ne için kullanıldığıdır:
| Sûre | Aynı olgu ne için kullanılıyor |
|---|---|
| Lokmân 31/32 | Tutarsızlığın teşhisi — kurtulunca değişmek |
| Ankebût 29/65 | Aynı teşhis, daha keskin |
| Neml 27/62 | Delil — cevap verenin varlığı |
Ve Duhân 44/12-15'te bu meseleye dair bir ayrım kaydedilmişti ve buraya doğrudan uyar; oraya dayanıyorum: sıkıntı anında Allah'a yönelmek, ayetlerin eleştirdiği şey değildir — eleştirilen, yönelmenin sebebi ile sonucu arasındaki kopukluktur. Ve orada delil olarak tam bu ayet anılmıştı.
خ-ل-ف kökü: birinin ardından gelmek, yerine geçmek. Kök Sâd 38/26'da ve Fâtır (Melâike) 35/39'da işlendi. Tekrarlamıyorum.
| Sıra | İfade | İnsanın konumu |
|---|---|---|
| 1 | Yücîbü'l-mudtarr | En zayıf — çaresiz |
| 2 | Ve yekşifü's-sû' | Sıkıntının kalkması |
| 3 | Ve yec'alüküm hulefâe'l-ard | En yetkili — yeryüzünde söz sahibi |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı üç cümlenin tek fiil zincirinde bulunmasıdır: ayet, çaresizliği ve yetkiyi aynı kaynağa bağlıyor. Yani halifelik, çaresizliğin karşıtı olarak değil, aynı elden gelen ikinci bir hâl olarak anılıyor.
Bir önceki ayetin kapanışı lâ ya'lemûn (bilmiyorlar) idi; bu ayetinki kalîlen mâ tezekkerûn (az hatırlıyorsunuz).
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve fark anlamlıdır: çaresizlik hâli bilinmeyen bir şey değildir — herkes yaşamıştır. Bu yüzden ayet, bilgisizlikten değil, hatırlamamaktan söz ediyor.
Ve şahıs değişimi kaydedilmelidir: bir önceki cümlelerde üçüncü şahıs kullanılıyordu (ekseruhüm); burada ikinci şahsa geçiliyor (tezekkerûn). Bu, iltifâttır ve tam da en kişisel maddede gerçekleşiyor. Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum.
Kişi mudtarr hâline geldiğinde, gündelik hayatta işleyen dayanakların hangilerinin gerçekten dayanak olmadığını görür. Ve ayet bu anı bir eleştiri konusu yapmıyor — bir delil olarak kaydediyor.
Kaydedilecek olan, kapanış cümlesidir: kalîlen mâ tezekkerûn. Yani mesele o anı yaşamak değil — geçtikten sonra hatırlamaktır. Bunu kendi okumam olarak veriyorum; dayanağı ayetin kendi kapanışıdır.