كَذَٰلِكَ سَلَكْنَٰهُ فِى قُلُوبِ ٱلْمُجْرِمِينَ · لَا يُؤْمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُا۟ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ · فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ · فَيَقُولُوا۟ هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ · أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ · أَفَرَءَيْتَ إِن مَّتَّعْنَٰهُمْ سِنِينَ · ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُوا۟ يُوعَدُونَ · مَآ أَغْنَىٰ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يُمَتَّعُونَ · وَمَآ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ · ذِكْرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Kezâlike seleknâhü fî kulûbi'l-mücrimîn · Lâ yü'minûne bihî hattâ yerevü'l-azâbe'l-elîm · Fe-ye'tiyehüm bağteten ve hüm lâ yeş'urûn · Fe-yekūlû hel nahnü münzarûn · E-fe-bi-azâbinâ yesta'cilûn · E-fe-raeyte in metta'nâhüm sinîn · Sümme câehüm mâ kânû yûadûn · Mâ ağnâ anhüm mâ kânû yümetteûn · Ve mâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ münzirûn · Zikrâ ve mâ künnâ zâlimîn
"İşte onu suçluların kalplerine böyle soktuk. · Acı azabı görmedikçe ona inanmazlar. · O azap onlara ansızın gelir de farkında olmazlar. · O zaman derler ki: 'Bize mühlet verilir mi?' · Şimdi azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar? · Söyle bakalım: onları yıllarca yararlandırsak, · sonra kendilerine vaat edilen gelse, · yararlandırıldıkları şey kendilerine ne fayda sağlar? · Biz hiçbir memleketi, uyarıcıları olmadan helâk etmedik — · bir hatırlatma olarak. Ve biz zalimler değiliz."
س-ل-ك kökü: bir şeyi bir yolun ya da deliğin içinden geçirmek, sokmak. Somut kullanımı: ipi iğnenin deliğinden geçirmek. Kur'an aynı kökü nesleküh fî kulûbi'l-mücrimîn (Hicr 15/12) biçiminde de kullanır — neredeyse aynı cümle.
| Okuma | Zamir | Anlamı |
|---|---|---|
| Kur'an'a | Önceki ayetlerdeki innehû zamirleriyle aynı | "Kur'an'ı kalplerine soktuk — ama iman etmiyorlar" |
| İnkâra / yalanlamaya | Önceki kıssaların ortak sonucuna | "Bu tutumu kalplerine soktuk" |
İki okuma da nakledilmiştir; tercih dayatmıyorum. Kaydedilecek olan şudur: birinci okumada vurgu, sözün ulaştığı ama karşılık bulmadığıdır; ikincisinde, tutumun bir sonuç olduğu.
Ve kezâlike ("işte böyle") kelimesi kaydedilmelidir: kelime, önceki ayetlere bağlanıyor. Yani 198-199. ayetlerdeki varsayımın ("yabancı biri okusa da inanmazlardı") arkasından geliyor. Bu, birinci okumayı destekleyen bir siyak verisidir.
ٱلْمُجْرِمِين — kök doksan dokuzuncu ayette çözümlendi (ج-ر-م — meyveyi koparmak, oradan suç kazanmak); tekrarlamıyorum.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı 26/4 ile bağıdır: dördüncü ayette "istesek gökten bir ayet indiririz, boyunları eğilir" denmişti. İki yüz birinci ayette azabı gördüklerinde inanacakları söyleniyor. İki ayet aynı şeyi söylüyor: zorlayıcı bir işaret geldiğinde direnç kalmaz — ama o iman, iman olarak sayılan şey değildir.
Ve Kur'an bunu başka yerde açıkça söyler: fe-lem yekü yenfeuhüm îmânühüm lemmâ raev be'senâ (Mü'min 40/85 — Ğâfir (Mü'min)'de işlendi).
Ve ve hüm lâ yeş'urûn eklenmesi kaydedilmelidir: bağteten zaten ansızınlığı bildiriyor; üstüne bir de "farkında olmadıkları hâlde" ekleniyor. Arapçada bu, pekiştirmedir.
ش-ع-ر kökü: ince ve gizli olanı fark etmek. Kök yüz on üçüncü ayette anıldı (lev teş'urûn) ve sûrenin son bölümünde adıyla geri dönecek: eş-şuarâ (224). Bu, metinden doğrulanabilir bir tekrardır ve kökün tam tahlili orada yapılacak.
Bir gözlem kaydediyorum: kökün anlamı "fark etmek"tir. Ve ayet, azabın fark edilmeden geldiğini söylerken bu kökü kullanıyor. Yirmi dört ayet sonra sûre, adını aynı kökten alan bir gruptan söz edecek.
ن-ظ-ر kökü: bakmak; ve beklemek, süre tanımak. İnzâr — mühlet verme. Münzar — ism-i mef'ûl: mühlet verilmiş.
Ve kelimenin münzir (uyarıcı — ن-ذ-ر kökünden) ile karıştırılmaması gerekir; iki ayrı köktür. Sûrede ikisi de geçiyor: münzarûn (203) ve münzirûn (208).
| Ayet | İstek | Ne zaman |
|---|---|---|
| 203 | Hel nahnü münzarûn — "mühlet ver" | Azap geldiğinde |
| 204 | E-fe-bi-azâbinâ yesta'cilûn — "acele istiyorlar" | Azaptan önce |
Ve Eyke halkının talebi bu ayete bağlanıyor: fe-eskıt aleynâ kisefen mine's-semâ (187) — "gökten parça düşür". Yani sûre, yirmi ayet önce anlattığı bir sahneyi burada muhataba uyguluyor.
Yüz doksan beşinci ayetten sonra sûre bir düşünme sorusu kuruyor ve soru üç ayete yayılıyor (205-207).
| Ayet | Öğe |
|---|---|
| 205 | Şart — "yıllarca yararlandırsak" |
| 206 | İkinci şart — "sonra vaat edilen gelse" |
| 207 | Cevap — "yararlandıkları şey ne fayda sağlar?" |
Ve sinîn (yıllar) kelimesi kaydedilmelidir: süre uzun tutuluyor. Yani soru, "kısa sürerse" değil, "uzun sürerse bile" diyor.
م-ت-ع kökü: bir şeyden yararlanmak, geçici olarak faydalanmak. Metâ' — geçici fayda, azık. Kelimenin çekirdeğinde geçicilik vardır ve dizinin birçok bölümünde bu kaydedildi.
Ve Sâffât 37/148'de aynı kök bir kıssayı kapatıyordu: fe-metta'nâhüm ilâ hîn — "bir süreye kadar onları yararlandırdık". Aynı kalıp, iki sûrede.
م-ا أَغْنَىٰ عَنْهُم — غ-ن-ي kökü: ihtiyaçsız olmak, yetmek. Mâ ağnâ anhü — "ondan bir şeyi savmadı, ona yetmedi".
Ve cümlenin kipi mâzîdir: mâ ağnâ. Şart cümlesinin cevabı olarak mâzî gelmesi, dördüncü ayette kaydedilen tekniğin aynısıdır: gerçekleşmesi kesin olanı olmuş gibi anlatmak.
Dizim nüktesi kaydedilmelidir: cümle mâ … illâ kalıbıyla kuruluyor — yani istisnasız bir kural. Ve min karyetin'deki min, olumsuzluktan sonra geldiği için istiğrak bildirir: "hiçbir memleket".
Ve münzirûn çoğuldur. Tekil (münzirün) de denebilirdi. Nakledilen izah: her memlekete birden çok uyarıcı gelmiş olabileceği ya da cinsin kastedildiği.
Ve kelime, yüz yetmiş üçüncü ayetle bağlanıyor: fe-sâe mataru'l-münzerîn — "uyarılanların yağmuru". Aynı kök, iki ayrı çatı: orada uyarılanlar, burada uyaranlar. Bu, metinden doğrulanabilir bir örtüşmedir.
Ve Fâtır (Melâike) 35/24'te aynı kural bir başka kelimeyle konur: ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr — "hiçbir ümmet yoktur ki içinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın". Orada işlendi ve oraya dayanıyorum.
Dizim nüktesi: kelime tek başına duruyor ve nahiv bakımından birkaç şekilde bağlanabilir (mef'ûlün leh — "hatırlatma olsun diye"; hâl — "hatırlatıcı olarak"). Anlam değişmiyor: uyarıcıların gönderilme sebebi.
Ve cümlenin işi kaydedilmelidir: bu, sûrenin bütün helâk anlatılarına konan bir kayıttır. Yedi kıssa boyunca kavimler helâk edildi. İki yüz dokuzuncu ayet, bunun bir haksızlık olmadığını söylüyor — ve gerekçesi bir önceki ayettedir: uyarı yapılmıştı.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: iki ayet birlikte bir kıyas kuruyor. Uyarısız ceza haksızlık olurdu; uyarı yapıldığı için değildir.