23/84-89 — Üç soru, üç cevap
Kul li-meni'l-ardu ve men fîhâ in küntüm ta'lemûn · Se-yekūlûne lillâh, kul e-fe-lâ tezekkerûn · Kul men rabbü's-semâvâti's-seb'ı ve rabbü'l-arşi'l-azîm · Se-yekūlûne lillâh, kul e-fe-lâ tettekūn · Kul men bi-yedihî melekûtü külli şey'in ve hüve yücîru ve lâ yücâru aleyhi in küntüm ta'lemûn · Se-yekūlûne lillâh, kul fe-ennâ tüsharûn
قُل لِّمَنِ ٱلْأَرْضُ وَمَن فِيهَآ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ · سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ · قُلْ مَن رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ ٱلسَّبْعِ وَرَبُّ ٱلْعَرْشِ ٱلْعَظِيمِ · سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ · قُلْ مَنۢ بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ · سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ فَأَنَّىٰ تُسْحَرُونَ
"De ki: 'Yeryüzü ve içindekiler kimindir, biliyorsanız?' 'Allah'ındır' diyecekler. De ki: 'Hâlâ düşünmez misiniz?' De ki: 'Yedi göğün Rabbi ve yüce arşın Rabbi kimdir?' 'Allah'tır' diyecekler. De ki: 'Sakınmaz mısınız?' De ki: 'Her şeyin hükümranlığı elinde olan, koruyan ama kendisine karşı korunulamayan kimdir, biliyorsanız?' 'Allah'tır' diyecekler. De ki: 'Öyleyse nasıl büyüleniyorsunuz?'"
| Basamak | Soru | Cevap | Karşılık |
|---|---|---|---|
| 1 (84-85) | Li-meni'l-ardu ve men fîhâ — mülkiyet | Lillâh | E-fe-lâ tezekkerûn |
| 2 (86-87) | Men rabbü's-semâvâti's-seb' — rablik | Lillâh | E-fe-lâ tettekūn |
| 3 (88-89) | Men bi-yedihî melekûtü külli şey' — hükümranlık | Lillâh | Fe-ennâ tüsharûn |
Ve üç soru arasında bir genişleme vardır ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı soruların nesneleridir:
İki. Soru kalıbı değişiyor: birincisi li-men (kime ait), ikinci ve üçüncüsü men (kim). Yani birincisi mülkiyeti, ötekiler kimliği soruyor.
Üç. Karşılıklar iniyor: düşünme → sakınma → şaşkınlık. 23/80 ayetindeki e-fe-lâ ta'kılûn ile birlikte dört basamak olur ve orada tablolandı.
| Ayet | Yaygın okuyuş | Öteki okuyuş |
|---|---|---|
| 85 | Se-yekūlûne lillâh | — (ittifak) |
| 87 | Se-yekūlûne lillâh | Se-yekūlûne Allâh |
| 89 | Se-yekūlûne lillâh | Se-yekūlûne Allâh |
İki okuyuş da nakledilir; tercih dayatmıyorum. Ve farkın dilbilgisel gerekçesi kaydedilmelidir, çünkü ihtilaf tam da buradan doğuyor:
Seksen dördüncü ayette soru li-men (kime ait) kalıbındadır; bu soruya lafza uygun cevap lillâh (Allah'ındır) olur. Seksen altıncı ve seksen sekizinci ayetlerde soru men (kim) kalıbındadır; bu sorulara lafza uygun cevap Allâh olur.
| Okuyuş | Gerekçesi |
|---|---|
| Allâh (87, 89) | Lafza uygunluk — men sorusuna Allâh cevabı verilir |
| Lillâh (87, 89) | Mânaya uygunluk — soruların üçü de aynı işi gördüğü için cevap birleştiriliyor |
İki gerekçe de dilcilerce kaydedilir. Mushaf hattında bu ayetlerde lillâh yazımının bulunduğu ve iki okuyuşun da bu hatla uyumlu sayıldığı nakledilir; ayrıntısına girmiyorum.
م-ل-ك kökü: sahip olmak, hükmetmek. Mülk — hükümranlık; melik — hükümdar; melekût — hükümranlığın en geniş hâli.
Ût eki üzerinde dilciler durur: Arapçada rahemût, rahebût, ceberût gibi kelimelerde görülen bu ek mübalağa bildirir. Bu izahı nakledildiği şekliyle aktarıyorum.
Kelime Kur'an'da dört yerde geçer: En'âm 6/75, A'râf 7/185, Yâsîn 36/83 (Yâsîn'de işlendi), ve bu ayet.
Ve Yâsîn 36/83'te (fe-sübhâne'llezî bi-yedihî melekûtü külli şey') neredeyse birebir aynı terkip geçer:
| Yer | Cümle |
|---|---|
| Yâsîn 36/83 | Fe-sübhâne'llezî bi-yedihî melekûtü külli şey'in ve ileyhi türceûn |
| Mü'minûn 23/88 | Men bi-yedihî melekûtü külli şey'in ve hüve yücîru… |
Ortak kısım birebirdir. Ve fark kaydedilmelidir: Yâsîn'de terkip bir tesbih cümlesinin içinde, burada bir soru cümlesinin içinde. Aynı ifade, biri hüküm biri soru.
Ve Yâsîn'de o ayetin sûrenin son ayeti olduğu kaydedilmişti. Oraya dayanıyorum.
ج-و-ر kökü: yan yana olmak, komşu olmak; ve sapmak (yoldan yana kaymak). Câr — komşu; icâre — birini himayesine alma.
Ve buradaki fiil bir tarihî kuruma işaret ediyor ve bu kaydedilmelidir: Kur'an'ın indiği toplumda civâr (himaye) yerleşik bir uygulamaydı. Bir kabile ya da nüfuzlu bir kişi, kendisine sığınan birini himayesine alır ve o kişiye dokunulmazdı. Himaye veren tarafa mücîr, himaye edilene câr denirdi.
Ve kurumun iki yönü vardı: himaye veren kişi, kendi himayesindekini koruyabilirdi; ama daha güçlü biri, onun himayesini bozabilirdi.
Bunu bir tarihî arka plan kaydı olarak veriyorum ve dayanağı kurumun kendisidir: cümle, muhatabın günlük hayatındaki bir hukukî ilişkiyi kullanıyor. Ve tam olarak o ilişkinin sınırını kaldırıyor. İzahı, kurumun bilinen işleyişine dayanarak veriyorum.
Aynı kelime Cin 72/22'de de geçer (lâ yücîrunî mine'llâhi ehad; Cin'de işlendi) ve Ahkāf 46/31-32'de (Ahkāf'de işlendi).
Ennâ — "nasıl, nereden". Arapçada bu edat, hem "nasıl" hem "nereden" anlamını taşır ve dilciler ikisini de kaydeder.
س-ح-ر kökü: bir şeyi olduğundan başka göstermek, aldatmak. Dilciler kökün seher (gecenin son bölümü — gece ile gündüzün karıştığı, ayırt edilmediği vakit) ile bağını kaydeder. Ve sahr — akciğer/ciğer bölgesi; kelimenin buradan da türetildiği söylenir.
Ve fiilin çatısı kaydedilmelidir: tüsharûn — meçhul. "Nasıl büyüleniyorsunuz" — büyüleyen söylenmiyor.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum, dayanağı çatının meçhul oluşudur: cümle bir fâil göstermiyor. Ve sûre bunu daha önce yapmıştı: bel kulûbühüm fî ğamratin (63) — orada da kuşatan şey adlandırılmamıştı.
Ve cümlenin mantığı kaydedilmeye değer: üç soruya da doğru cevap verilmiştir. Yani şaşkınlık, bilgisizlikten değil, bilinenle yapılanın uyuşmamasından doğuyor. Bu, üç basamağın kuruluşundan doğrulanabilir.