فَقَالَ ٱلْمَلَؤُا۟ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ مَا هَٰذَآ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ وَلَوْ شَآءَ ٱللَّهُ لَأَنزَلَ مَلَٰٓئِكَةً مَّا سَمِعْنَا بِهَٰذَا فِىٓ ءَابَآئِنَا ٱلْأَوَّلِينَ · إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌۢ بِهِۦ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا۟ بِهِۦ حَتَّىٰ حِينٍ
Fe-kāle'l-meleü'llezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mislüküm yürîdü en yetefaddale aleyküm, ve lev şâellâhu le-enzele melâikeh, mâ semi'nâ bi-hâzâ fî âbâine'l-evvelîn · İn hüve illâ racülün bihî cinnetün fe-terabbasû bihî hattâ hîn
"Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: 'Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değil; üzerinize üstünlük kurmak istiyor. Allah dileseydi melekler indirirdi. Biz bunu önceki atalarımızda işitmedik. O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değil; bir süre onu gözetleyin.'"
Ve el-mele', dilcilerce şöyle tarif edilir: bir topluluğun ileri gelenleri, eşrafı. Adlandırmanın gerekçesi olarak iki izah nakledilir:
Ve kelimenin sûredeki dağılımı kaydedilmelidir: el-mele' 24'te Nûh'un kavminde, 33'te sonraki kavimde, 46'da Firavun'un yanında geçiyor. Üç kavim, aynı sınıf.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: itirazı her seferinde halk değil, ileri gelenler dile getiriyor. Bu, üç ayette de metinden doğrulanabilir.
Bu itiraz, Furkān 25/7'de ayrıntılı olarak işlendi. Oradaki cümle şuydu: mâ li-hâze'r-rasûli ye'külü't-taâme ve yemşî fi'l-esvâk. Ve orada kaydedilmişti:
İtirazın mantığı kaydedilmelidir: elçi olan, insanların ihtiyaçlarından uzak olmalı. Beklenen şey, elçinin görünür bir ayrıcalığa sahip olmasıdır.
| Furkān 25/7 | Mü'minûn 23/24 | |
|---|---|---|
| İşaret | Hâzâ'r-rasûl | Hâzâ — ad yok, yalnız işaret |
| Kusur sayılan | Ye'külü't-taâme ve yemşî fi'l-esvâk — yemek ve yürümek | Beşerun mislüküm — cins ortaklığı |
| Alternatif talep | Lev lâ ünzile ileyhi melekün | Lev şâellâhu le-enzele melâikeh |
| Ek gerekçe | — | Mâ semi'nâ bi-hâzâ fî âbâine'l-evvelîn — atalar |
| İkinci hamle | 25/8 — zenginlik talebi | 23/25 — delilik suçlaması |
İki itiraz aynı yerden çıkıyor ve bu, iki metinden doğrulanabilir: ikisinde de melek indirilmesi isteniyor, ikisinde de elçinin insanlığı kusur sayılıyor.
Ve Furkān 25/20'de bu itiraza verilen cevap işlenmişti: ve mâ erselnâ kableke mine'l-mürselîne illâ innehüm le-ye'külûne't-taâme ve yemşûne fi'l-esvâk — itiraz reddedilmiyor, genelleştiriliyor.
Mü'minûn'un cevabı ise başka yerdedir ve bu sûrenin en dikkat çekici yapı unsurlarından biridir: elli birinci ayet. Orada bütün elçilere hitaben külû mine't-tayyibâti va'melû sâlihâ — "yiyin ve sâlih amel işleyin" denecek. Yani itirazın konusu olan fiil (yemek), bir emrin içeriği hâline geliyor. Bu, elli birinci ayette ayrıca işlenecek.
ف-ض-ل kökü: artmak, fazla olmak, üstün olmak. Fadl — fazlalık, lütuf; tefaddul — üstünlük iddia etmek, üstün olmaya çalışmak (V. bâb, dönüşlü).
Ve suçlamanın biçimi kaydedilmeye değer: iddia, elçinin söylediği şeye değil, niyetine yöneliyor. Yürîdü — "istiyor".
Bunu kendi okumam olarak veriyorum, dayanağı fiilin bu olmasıdır: karşı taraf davetin içeriğini tartışmıyor; davetin arkasındaki maksadı tarif ediyor. Furkān 25/4-8'de aynı husus kaydedilmişti: "itirazların hiçbiri metnin ne söylediğine bakmıyor." Oraya dayanıyorum.
Ve V. bâbın anlamı kaydedilmelidir: tefaddul kalıbı, üstünlüğün kendi çabasıyla elde edilmeye çalışıldığını bildirir. Yani suçlama "üstün" değil, "üstünlenmeye çalışan" demektir.
| Ayet | Kim söylüyor | Cümle |
|---|---|---|
| 24 | Nûh'un kavmi | Mâ semi'nâ bi-hâzâ fî âbâine'l-evvelîn — "atalarımızda işitmedik" |
| 68 | Metin | Em câehüm mâ lem ye'ti âbâehümü'l-evvelîn — "atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" |
Aynı terkip (âbâ' + el-evvelîn), biri gerekçe biri soru olarak. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: karşı taraf yeniliği kusur sayıyordu; altmış sekizinci ayet aynı noktayı alıp "yeni bir şey mi geldi ki?" diye soruyor. Yani itirazın dayandığı varsayım — bunun daha önce duyulmamış olduğu — sorgulanıyor.
ج-ن-ن kökü: örtmek, gizlemek. Cenne — bahçe (ağaçlar toprağı örter); cinn — görünmeyen; cenîn — karında örtülü; cünne — kalkan; cünûn — aklın örtülmesi. Kök Kamer'de ve Cin'de işlendi. Tekrarlamıyorum.
Birebir aynı terkip (bihî cinne), iki ayrı çağda. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sûre, kendi muhataplarına yöneltilen suçlamanın Nûh'a da yöneltildiğini göstererek karşılık veriyor. Aynı yöntem Furkān 25/31'de ve Fâtır (Melâike) 35/4'te kaydedilmişti: durum kaldırılmıyor, sıraya oturtuluyor.
ر-ب-ص kökü: beklemek, gözetlemek, bir şeyin olmasını kollamak. Terabbus — V. bâb: bekleyip gözetlemek.
| Ayet | Kim söylüyor | Cümle | Kime |
|---|---|---|---|
| 25 | Nûh'un kavmi | Fe-terabbasû bihî hattâ hîn | Nûh için beklemek |
| 54 | Metin | Fe-zerhüm fî ğamratihim hattâ hîn | Onları bırakmak |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı ifadenin birebir aynılığıdır: karşı taraf "bir süre bekleyin, geçer" diyor; elli dördüncü ayet aynı süreyi onlar için koyuyor. İki cümlede de sürenin ne kadar olduğu söylenmiyor — hîn belirsiz bir zaman parçasıdır.