لِّكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكًا هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَٰزِعُنَّكَ فِى ٱلْأَمْرِ وَٱدْعُ إِلَىٰ رَبِّكَ إِنَّكَ لَعَلَىٰ هُدًى مُّسْتَقِيمٍ · وَإِن جَٰدَلُوكَ فَقُلِ ٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ · ٱللَّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Li-külli ümmetin cealnâ menseken hüm nâsikûh · Fe-lâ yünâziunneke fi'l-emr · Ve'du ilâ rabbik · İnneke le-alâ hüden müstakīm · Ve in câdelûke fe-kuli'llâhu a'lemü bimâ ta'melûn · Allâhu yahkümü beyneküm yevme'l-kıyâmeti fîmâ küntüm fîhi tahtelifûn
"Her ümmet için bir mensek kıldık; onlar ona göre ibadet ederler. Öyleyse bu konuda seninle çekişmesinler. Sen Rabbine çağır; sen dosdoğru bir yol üzeresin. Seninle tartışırlarsa de ki: 'Ne yaptığınızı en iyi Allah bilir.' Ayrılığa düştüğünüz konularda kıyamet günü aranızda Allah hükmeder."
Cümle 22/34'te geçmişti. Farklar kaydedilmelidir:
| 22/34 | 22/67 | |
|---|---|---|
| Cümle | Ve li-külli ümmetin cealnâ menseken | Li-külli ümmetin cealnâ menseken |
| Ek | Li-yezkürü'sma'llâhi… — gerekçe | Hüm nâsikûh — uygulayıcısı |
| Devam | Fe-ilâhüküm ilâhün vâhidün fe-lehû eslimû | Fe-lâ yünâziunneke fi'l-emr |
هُمْ نَاسِكُوهُ — "onlar onun uygulayıcısıdır". İsim cümlesi ve ism-i fâil kalıbı: süreklilik bildiriyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki ayetin farkıdır: otuz dördüncü ayet menseki teslimiyete bağlamıştı; altmış yedinci ayet tartışmanın kesilmesine bağlıyor. Aynı olgu, iki ayrı sonuç için kullanılıyor.
ن-ز-ع kökü: çekip çıkarmak, sökmek. Nez' — bir şeyi yerinden koparmak; Nâziât sûre adı bu köktendir. III. bâbda (münâzaa) karşılıklılık: birbirinden çekmek, çekişmek.
Kelimenin resmi kaydedilmeye değer: çekişme, iki tarafın bir şeyi kendine doğru çekmesi olarak anlatılıyor — ipin iki ucundan çekmek gibi.
Ve fiil nehiy kalıbında ama muhatabı üçüncü şahıs: fe-lâ yünâziunneke. Yani "seninle çekişmesinler". Emrin görünürdeki muhatabı onlar, ama pratikte söylenen şey Peygamber'e söyleniyor.
Dilciler bu kalıbı "nehiy sûretinde emir" olarak açıklar: görünürde karşı tarafa yasak, gerçekte muhataba "çekişmeye girme" demektir. Bu izahı nakledildiği şekliyle aktarıyorum.
Ve bu, Ankebût 29/46'da işlenen ölçüyle bir arada okunabilir: ve lâ tücâdilû ehle'l-kitâbi illâ bi'lletî hiye ahsen. Oraya dayanıyorum. İki ayet aynı yöne bakıyor: tartışmanın kendisi hedef değil.
Tartışmaya karşı verilen cevap bir karşı-delil değil. Allâhu a'lemü bimâ ta'melûn — "ne yaptığınızı en iyi Allah bilir."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı cevabın içeriğidir: cevap tartışmanın konusuna girmiyor. Konuyu bir mercie havale ediyor ve o merci de bu dünyada hüküm vermiyor — altmış dokuzuncu ayet vaktini söylüyor: yevme'l-kıyâme.
Bu, sûrenin on yedinci ayetiyle bağlanıyor: orada da altı grup sayılmış ve hüküm kıyamete bırakılmıştı — inna'llâhe yefsılü beynehüm yevme'l-kıyâme. Aynı yapı, elli ayet arayla iki kez.