ذَٰلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِۦ ثُمَّ بُغِىَ عَلَيْهِ لَيَنصُرَنَّهُ ٱللَّهُ إِنَّ ٱللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ
Zâlike ve men âkabe bi-misli mâ ûkıbe bihî sümme büğıye aleyhi le-yensurannehü'llâh · İnna'llâhe le-afüvvün ğafûr
"İşte böyle. Kim kendisine yapılan cezanın benzeriyle karşılık verir, sonra yine kendisine saldırılırsa, Allah ona mutlaka yardım eder. Allah çok affedendir, çok bağışlayandır."
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: karşılık serbest bırakılmıyor; ölçüsü, gelenin kendisi. Ve ölçü, karşılık verenin takdirine değil, kendisine yapılana bağlanmış.
Ve şart cümlesinde bir ikinci basamak var: sümme büğıye aleyh — "sonra yine ona saldırıldı". Yani vaat, ilk karşılığa değil; karşılıktan sonra da saldırının sürmesine bağlanıyor.
بَغَىٰ — kök ب-غ-ي: istemek, aramak; ve haddi aşmak. İki anlam dalı da dilcilerce kaydedilir; bağy, sınırı geçen istektir.
Bu, dikkat çekici bir eşleşmedir ve kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki cümlenin yan yana durmasıdır:
Cümle bir karşılık verme hakkını tanıyor. Ve kapanışta affı anıyor. İki şey aynı ayette: hakkın tanınması ve affın hatırlatılması.
Ayet ikisi arasında bir tercih dayatmıyor. Karşılık meşru sayılıyor, af da anılıyor. Ve bu, Bakara 2/203'te kaydedilen ölçüyle aynı cinstendir: orada da iki tercih (acele etmek / geri kalmak) eşit hükümle bitiyordu.
عَفُوّ — kök ع-ف-و: silmek, izini yok etmek. Rüzgârın kum üzerindeki izleri silmesi için kullanılır. غَفُور — kök غ-ف-ر: örtmek. Miğfer (başı örten) aynı kökten.
İki sıfat arasındaki fark kaydedilmeye değer ve dilciler bunu şöyle verir: afv izi siler; ğufrân üstünü örter. Biri yok eder, öteki gizler. Bu ayrımı nakledildiği şekliyle aktarıyorum.