هَٰذَانِ خَصْمَانِ ٱخْتَصَمُوا۟ فِى رَبِّهِمْ فَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُءُوسِهِمُ ٱلْحَمِيمُ · يُصْهَرُ بِهِۦ مَا فِى بُطُونِهِمْ وَٱلْجُلُودُ · وَلَهُم مَّقَٰمِعُ مِنْ حَدِيدٍ · كُلَّمَآ أَرَادُوٓا۟ أَن يَخْرُجُوا۟ مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا۟ فِيهَا
Hâzâni hasmânı'htesamû fî rabbihim · Fe'llezîne keferû kuttıat lehüm siyâbün min nâr · Yusabbü min fevkı ruûsihimü'l-hamîm · Yusheru bihî mâ fî butûnihim ve'l-cülûd · Ve lehüm makāmiu min hadîd · Küllemâ erâdû en yahrucû minhâ min ğammin uîdû fîhâ ve zûkū azâbe'l-harîk
"İşte bunlar, Rableri hakkında çekişen iki hasım. İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir; başlarının üstünden kaynar su dökülür. Onunla, karınlarındakiler ve derileri eritilir. Onlar için demirden topuzlar vardır. Ne zaman sıkıntıdan oradan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler: 'Yakıcı azabı tadın!'"
Dilcilerin verdiği izah şudur ve nakil olarak aktarıyorum: hasm burada tek bir kişiyi değil bir tarafı bildiriyor. Taraf iki, ama her tarafın içindeki kişiler çok. Bu yüzden sayı ikil, fiil çoğul geliyor.
Ve bu, bir önceki ayetle bağlantılıdır. On yedinci ayet altı grup saymıştı. On dokuzuncu ayet o altıyı ikiye indiriyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin ardışıklığıdır: listede altı ad vardı; hüküm gününde iki taraf var. Yani ayrım, grup adlarına göre değil; ve altı ad ikiye nasıl bölünüyor, ayet bunu da söylemiyor.
خَصْم — kök خ-ص-م: çekişmek, davalaşmak. Husûmet, muhâsama aynı kökten. Kelimenin hukukî çağrışımı vardır: hasm, mahkemede karşı karşıya gelen taraftır.
Ve çekişmenin konusu veriliyor: fî rabbihim — "Rableri hakkında". Ortak bir zamir kullanılıyor: her iki tarafın da Rabbi. Tartışma, ortak bir konu üzerinde sürüyor.
Fiil kaydedilmelidir: kuttıat — kök ق-ط-ع, ve II. bâbda (tef'îl), yani yoğunluk bildiren kalıpta. Kelime terzilik işidir: kumaşın biçilmesi.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet "ateş onları sarar" demiyor. Ateşten elbise biçildiğini söylüyor — yani ölçüye göre, kişiye göre hazırlanmış bir şey. Fiilin seçimi, azabın rastgele değil, ölçülü olduğu resmini kuruyor.
Kelime Vâkıa 56/42, 54 ve 93'te ve Sâd 38/57'de işlendi. Tekrarlamıyorum. Vâkıa'da üç kez geçtiği ve üçünün de aynı gruba ait olduğu; Sâd'da ğassâk ile eşleştiği kaydedilmişti.
| Yer | Hamîm nasıl geliyor |
|---|---|
| Vâkıa 56/54 | Fe-şâribûne aleyhi mine'l-hamîm — içilen |
| Sâd 38/57 | Fe'l-yezûkūhu hamîmün ve ğassâk — tadılan |
| Hac 22/19 | Yusabbü min fevkı ruûsihim — başın üstünden dökülen |
Yani öteki iki yerde hamîm ağızdan girer; burada dışarıdan dökülür. Ve dökülme yönü belirtilmiş: min fevkı ruûsihim.
Dilcilerin verdiği çekirdek anlam: madeni ya da yağı ateşte eritmek. Sahara'ş-şahme — yağı erittiği zaman kullanılır. İsim biçimi sıhr, eritilmiş yağdır.
Kökün başka bir dalı da vardır: sıhr — evlilik yoluyla kurulan akrabalık (kayınlık). Dilciler bu iki anlamı genellikle "karıştırıp birleştirme" fikrinde birleştirir: eriyen şeyler birbirine karışır; evlilik de iki soyu karıştırır. Bu bağlantıyı nakledildiği şekliyle aktarıyorum, üzerine yorum bina etmiyorum.
On dokuzuncu ayette su, başın üstünden dökülüyordu. Yirminci ayet, o suyun nereye ulaştığını söylüyor: mâ fî butûnihim ve'l-cülûd — karınlarındakiler ve deriler.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve dayanağı iki kelimenin yan yana gelmesidir: butûn (karın içi) ve cülûd (deri) — insanın en içi ve en dışı. Ayet ikisini aynı fiile bağlıyor. Yani sıvı yukarıdan iniyor ve hem içeriden hem dışarıdan etki ediyor; arada bir yer bırakılmıyor.
ٱلْجُلُود — deri. Fussilet 41/20-22'de deriler işlenmişti: orada deriler şahitlik ediyordu (şehide aleyhim … ve cülûdühüm). Aynı organ, iki sûrede iki ayrı rolde: birinde tanık, ötekinde azabın ulaştığı yer.
مَقَامِع — tekili مِقْمَعَة. Kök ق-م-ع: bastırmak, boyun eğdirmek, geri püskürtmek. Kam', bir şeyi zorla yerine oturtmaktır; kum' — bir şeyin dibi, oturduğu yer.
Kalıp mif'al — Arapçada alet ismi kalıbıdır (miftâh — anahtar, mikass — makas, minşâr — testere). Yani kelime birebir "bastırma aleti" demektir.
Türkçede genellikle "topuz" ya da "gürz" diye karşılanır ve dilciler kelimeyi demir başlı bir sopa olarak tarif eder.
Ve kelimenin kökü, bir sonraki ayetin konusunu hazırlıyor. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: kam' "geri püskürtmek" demektir — ve yirmi ikinci ayet tam olarak bir geri püskürtmeyi anlatıyor: küllemâ erâdû en yahrucû … uîdû fîhâ. Aletin adı ile sahnenin fiili aynı işi görüyor.
غ-م-م kökü: örtmek, kaplamak. Ğamâm — bulut (göğü örten); ğamme — insanın içini kaplayan sıkıntı; mağmûm — üstü örtülmüş.
Kelimenin seçimi kaydedilmeye değer: çıkmak istemelerinin sebebi ateş değil, kaplanmışlık olarak veriliyor. Yani tarif edilen şey acıdan çok kuşatılmışlıktır.
Ve bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ayet bir döngü kuruyor — istemek, geri döndürülmek, tekrar istemek. Sahnedeki asıl unsur, kapalılığın süreklilik kazanmasıdır.