فَرَجَعُوٓا۟ إِلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ فَقَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ أَنتُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ · ثُمَّ نُكِسُوا۟ عَلَىٰ رُءُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَٰٓؤُلَآءِ يَنطِقُونَ · قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْـًٔا وَلَا يَضُرُّكُمْ · أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Fe-raceû ilâ enfüsihim fe-kālû inneküm entümü'z-zâlimûn · Sümme nükisû alâ ruûsihim lekad alimte mâ hâülâi yentıkūn · Kāle e-fe-ta'büdûne min dûni'llâhi mâ lâ yenfeuküm şey'en ve lâ yedurruküm · Üffin leküm ve limâ ta'büdûne min dûni'llâh, e-fe-lâ ta'kılûn
"Bunun üzerine kendilerine döndüler ve: 'Asıl zalim sizsiniz!' dediler. · Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: 'Bunların konuşmadığını sen de biliyorsun!' · Dedi: 'Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyen şeylere mi tapıyorsunuz? · Yazıklar olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akletmiyor musunuz?'"
Ve bu cümle, bu bölümün — belki bütün sûrenin — en dikkat çekici yeridir. Olgu tamamen metne aittir.
| Ayet | Fiil | Nereye dönüş |
|---|---|---|
| 58 | yerciûn — muzâri, beklenen | ileyhi — ona |
| 64 | raceû — mâzî, olan | ilâ enfüsihim — kendilerine |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı yukarıdaki iki ayetin ortak fiilidir: kurulan düzenek bir nesneye dönüş bekliyordu; gerçekleşen dönüş özneye oldu. Ve metin bunu ayrıca yorumlamıyor — yalnız aynı fiili iki ayrı yere bağlıyor.
Arapçada raca'a ilâ nefsihî deyimi, "kendine gelmek, düşünmeye başlamak" anlamında kullanılır. Yani cümle hem fiziksel bir dönüşü hem zihinsel bir uyanmayı taşıyor.
إِنَّكُمْ أَنتُمُ ٱلظَّٰلِمُونَ — ve verdikleri hüküm, elli dokuzuncu ayette kendi ağızlarından çıkan hükmün aynısıdır.
| Ayet | Cümle | Kim hakkında |
|---|---|---|
| 59 | innehû le-mine'z-zâlimîn | Faili bilinmeyen kişi hakkında |
| 64 | inneküm entümü'z-zâlimûn | Kendileri hakkında |
Nükisû — kök ن-ك-س, mechûl. Ve kökün somut anlamı: bir şeyi ters çevirmek, başaşağı etmek. Nekese'ş-şey' — bir şeyin üstünü altına getirdi. Menkûs — tersine dönmüş. Aynı kökten nüks: bir hastalığın nüksetmesi, geri dönmesi.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: altmış dördüncü ayette kendileri dönmüştü (raceû, malum/etken). Altmış beşinci ayette döndürüldüler (nükisû, mechûl). İki fiilin çatısı zıt.
Sümme edatı da kaydedilmeye değer: bir aralık bildirir. Fâ değil sümme. Yani uyanma ile geri dönüş arasında bir süre var.
عَلَىٰ رُءُوسِهِمْ — "başları üzerine". Deyim, tam bir tersine dönüşü resmediyor: ayak yukarı, baş aşağı.
لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَٰٓؤُلَآءِ يَنطِقُونَ — ve söyledikleri şey, İbrâhim'in kendilerine gösterdiği şeyin ta kendisidir: "bunlar konuşmuyor."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı altmış üçüncü ayetin son kelimesidir: İbrâhim in kânû yentıkūn demişti. Karşı taraf, mâ hâülâi yentıkūn diye cevap veriyor. Aynı fiil. Yani itiraz olarak söylenen cümle, delilin sonucunu tekrarlıyor.
Üff — ism-i fiil. Dilciler kelimeyi usanç ve tiksinti bildiren bir ses olarak tanımlar; asıl anlamı için "tırnak arasındaki kir" ya da "üflenip atılan toz" gibi izahlar nakledilir. Kelimenin anlamı sesindedir.
Ve Kur'an'da aynı kelime Ahkāf 46/17'de geçiyor ve orada işlendi: ve'llezî kāle li-vâlideyhi üffin lekümâ.
| Ahkāf 46/17 | Enbiyâ 21/67 | |
|---|---|---|
| Kim söylüyor | Bir evlat | Bir peygamber |
| Kime | li-vâlideyhi — ana babasına | leküm — kavmine ve putlarına |
| Metnin hükmü | Kınanıyor — ülâike'llezîne hakka aleyhimü'l-kavl (46/18) | Kınanmıyor |
Aynı kelime, iki yerde, iki zıt değerlendirme. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki bağlamın kendisidir: kelimeyi kınanır kılan şey kelimenin kendisi değil, kime söylendiğidir. Ahkāf'ta hakkı olana söyleniyor; Enbiyâ'da hakkı olmayana.
Ve üffin kelimesinin muhatabı ikilidir: leküm (size) ve limâ ta'büdûn (taptıklarınıza). Yani ifade hem tapanı hem tapılanı kapsıyor.
أَفَلَا تَعْقِلُونَ — ve bu soru sûrede ikinci kez. Onuncu ayette metnin kendisi sormuştu; burada İbrâhim soruyor. Sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.