يَٰبَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ قَدْ أَنجَيْنَٰكُم مِّنْ عَدُوِّكُمْ وَوَٰعَدْنَٰكُمْ جَانِبَ ٱلطُّورِ ٱلْأَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ ٱلْمَنَّ وَٱلسَّلْوَىٰ · كُلُوا۟ مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقْنَٰكُمْ وَلَا تَطْغَوْا۟ فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِى وَمَن يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِى فَقَدْ هَوَىٰ · وَإِنِّى لَغَفَّارٌ لِّمَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحًا ثُمَّ ٱهْتَدَىٰ
Yâ benî isrâîle kad enceynâküm min adüvviküm ve vâadnâküm cânibe't-tûri'l-eymene ve nezzelnâ aleykümü'l-menne ve's-selvâ · Külû min tayyibâti mâ razaknâküm ve lâ tatğav fîhi fe-yehılle aleyküm ğadabî, ve men yahlil aleyhi ğadabî fe-kad hevâ · Ve innî le-ğaffârun li-men tâbe ve âmene ve amile sâlihan sümme'htedâ
"Ey İsrâiloğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ yanında size söz verdik ve üzerinize kudret helvası ile bıldırcın indirdik. · Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin; bu konuda ölçüyü aşmayın, yoksa gazabım üzerinize iner. Gazabım kimin üzerine inerse, o yıkılıp gitmiştir. · Ve ben, tövbe eden, iman edip sâlih amel işleyen, sonra da doğru yolda yürüyen kimseyi elbette çok bağışlarım."
Aynı terkip Meryem 19/52'de geçmişti: ve nâdeynâhü min cânibi't-Tûri'l-eymen ve karrebnâhü neciyyâ. Oraya dayanıyorum.
Ve fark kaydedilmeye değer: Meryem'de terkip çağrının yeri olarak, Tâhâ'da verilen sözün yeri olarak geçiyor. Aynı mekân, iki ayrı olay.
El-eymen kelimesi hem "sağ taraf" hem "uğurlu" anlamına gelebilir; dilciler her iki ihtimali kaydeder. İhtilafı aktarıyor, tercih dayatmıyorum.
Cümlenin bulunduğu yer kaydedilmelidir: emir ile yasak arka arkaya geliyor. Külû (yiyin) — ve lâ tatğav fîh (onda ölçüyü aşmayın).
Ve fîh zamiri kaydedilmeye değer: "onun içinde". Yani ölçüyü aşma yasağı, rızkın kendisinin içine konuyor. Yasak, yemenin değil, yemede haddi aşmanın yasağıdır.
Ve ط-غ-ي kökü kaydedilmelidir — yirmi dördüncü ayet bahsinde tablolandı: aynı kök yirmi dördüncü ve kırk üçüncü ayetlerde Fir'avn'ı nitelemişti.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kökün bu üç ayetteki dağılımıdır: kurtulan taraf, kurtulduğu kişiyi niteleyen kökle uyarılıyor — ve uyarının konusu artık zulüm değil, nimet. Yani sûre, tuğyânı bir karakter değil, bir eşik olarak veriyor: gücün de nimetin de aşılabilir bir sınırı var.
فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِى — ح-ل-ل kökü: konmak, bir yere inip yerleşmek (yolcunun konaklaması). Yani gazap "gelir" değil, "konar" — ve konan şey kalıcıdır.
فَقَدْ هَوَىٰ — kök ه-و-ي: yukarıdan aşağı düşmek. Aynı kökten hevâ (nefsin eğilimi) gelir ve kelimenin bu iki dalı arasındaki ilişki dilcilerce kaydedilir: nefsin eğilimi de bir düşüştür. Kök Necm 53/1'de (ve'n-necmi izâ hevâ) işlendi; oraya dayanıyorum.
Ve on altıncı ayetteki fe-terdâ (helâk olursun — düşmek) ile aynı resim alanındadır. Sûre, sapmayı iki ayrı kökle iki kez düşme olarak anlatıyor.
| Sıra | Şart |
|---|---|
| 1 | Tâbe — tövbe etti |
| 2 | Ve âmene — iman etti |
| 3 | Ve amile sâlihan — sâlih amel işledi |
| 4 | Sümme'htedâ — sonra doğru yolda yürüdü |
| Okuma | Sümme'htedâ ne |
|---|---|
| 1 | Süreklilik — o hâl üzere devam etti |
| 2 | Şüpheye düşmemek — imanında sabit kaldı |
| 3 | Doğru yolu bulmak — amelini doğru yol üzere sürdürmek |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bağlaç farkıdır: ilk üç madde bir anda olabilecek şeylerdir; dördüncüsü, sümme ile ayrılarak zamana yayılan bir şey olarak veriliyor. Yani liste, bir karar ile o kararın sürdürülmesini ayırıyor.
Ve ه-د-ي kökü burada sûrenin sekiz geçişinden biri olarak yer alıyor — onuncu ayette Mûsâ'nın aradığı şeydi, ellinci ayette cevabın çekirdeği, yetmiş dokuzuncu ayette nefyedilen şey, burada bir şart.