وَقَالُوا۟ لَوْلَا يَأْتِينَا بِـَٔايَةٍ مِّن رَّبِّهِۦٓ أَوَلَمْ تَأْتِهِم بَيِّنَةُ مَا فِى ٱلصُّحُفِ ٱلْأُولَىٰ · وَلَوْ أَنَّآ أَهْلَكْنَٰهُم بِعَذَابٍ مِّن قَبْلِهِۦ لَقَالُوا۟ رَبَّنَا لَوْلَآ أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ ءَايَٰتِكَ مِن قَبْلِ أَن نَّذِلَّ وَنَخْزَىٰ · قُلْ كُلٌّ مُّتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُوا۟ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَٰبُ ٱلصِّرَٰطِ ٱلسَّوِىِّ وَمَنِ ٱهْتَدَىٰ
Ve kālû lev lâ ye'tînâ bi-âyetin min rabbih, evelem te'tihim beyyinetü mâ fi's-suhufi'l-ûlâ · Ve lev ennâ ehleknâhüm bi-azâbin min kablihî le-kālû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ rasûlen fe-nettebia âyâtike min kabli en nezille ve nahzâ · Kul küllün müterabbisun fe-terabbesû, fe-se-ta'lemûne men ashâbü's-sırâtı's-seviyyi ve meni'htedâ
"Dediler ki: 'Rabbinden bize bir işaret getirse ya!' Önceki sayfalarda bulunanların apaçık delili onlara gelmedi mi? · Eğer biz onları, ondan önce bir azapla helâk etseydik, 'Rabbimiz! Bize bir elçi gönderseydin de alçalmadan ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık' derlerdi. · De ki: 'Herkes beklemektedir; siz de bekleyin. Kimin düz yolun sahibi olduğunu ve kimin doğru yolu bulduğunu yakında bileceksiniz.'"
Dizim nüktesi kaydedilmelidir: cevap, yeni bir işaret vaat etmiyor. Ve es-suhufi'l-ûlâ terkibi kaydedilmeye değer — 20/74-76 bahsinde tablolandığı üzere, buradaki el-ûlâ أ-و-ل kökündendir: "önceki".
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sûre, doksan ayet boyunca önceki bir peygamberin kıssasını anlatmıştır. Yüz otuz üçüncü ayetin cevabı, o anlatının kendisine bağlanabilir — nitekim doksan dokuzuncu ayet kıssanın niçin anlatıldığını söylemişti: kezâlike nakussu aleyke min enbâi mâ kad sebak. Bu bağı kendi okumam olarak kaydediyorum; ayet bunu açıkça söylemiyor.
Ve Kasas 28/59'da aynı ilke işlendi (ve mâ kâne rabbüke mühlike'l-kurâ hattâ yeb'ase fî ümmihâ rasûlâ) ve Fâtır (Melâike) 35/24'te de kaydedilmişti (ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr). Oraya dayanıyorum.
Tâhâ'nın eklediği şey, mazeretin kendi ağızlarından kurulmasıdır: le-kālû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ rasûlâ — "elçi gönderseydin de uysaydık, derlerdi."
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet, söylenmemiş bir sözü söylenmiş gibi aktarıyor. Ve bu, aynı sûrenin yüz otuz üçüncü ayetindeki gerçek sözle karşılaştırılabilir:
| Ayet | Söz | Durumu |
|---|---|---|
| 133 | Lev lâ ye'tînâ bi-âyetin min rabbih | Söylenmiş — işaret isteniyor |
| 134 | Lev lâ erselte ileynâ rasûlen | Söylenmemiş — farazî |
İki cümle de lev lâ ile başlıyor. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki cümlenin aynı kalıpta olmasıdır: ayet, gelen elçiden işaret isteyen ile elçi gelmediği için mazeret üretecek olanı aynı cümle kalıbıyla yan yana koyuyor.
Dizim nüktesi kaydedilmelidir: küllün müterabbis — "herkes bekliyor". Yani bekleme, iki tarafa da ortak bir hâl olarak veriliyor. Ve emir de ona göre: fe-terabbesû — "siz de bekleyin."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı küll kelimesidir: kapanış, bir tehdit değil, ortak bir konumun bildirilmesi. İki taraf da sonucu görmemiş durumdadır; fark, ne beklediklerindedir.
Es-sırâtu's-seviyy — kök س-و-ي: denklik, düzlük. Ve kelime bu sûrede ikinci kez geçiyor: elli sekizinci ayette Fir'avn tarafı mekânen süvâ (iki taraf için eşit bir yer) istemişti.
| Ayet | İfade | Ne |
|---|---|---|
| 58 | Mekânen süvâ | Buluşma yeri — iki taraf için eşit |
| 135 | Es-sırâtı's-seviyy | Yol — düz, eğrisi olmayan |
Aynı kök, biri bir zeminin, öteki bir yolun düzlüğü için. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir dağılımdır.
ه-د-ي kökü — sûrenin en çalışkan köklerinden biri, sekiz ayette geçiyor (10, 50, 79, 82, 122, 123, 128, 135).
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin aynı kökü taşımasıdır: sûre, bir adamın gecenin içinde yol soracak birini aramasıyla açılıyor ve "kimin yolu bulduğu bilinecek" cümlesiyle kapanıyor. Aranan şey ile ölçülen şey aynı kelime.