إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
İnnellezîne keferû sevâün aleyhim e-enzertehüm em lem tünzirhüm lâ yü'minûn "İnkâr edenlere gelince: onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar."
Kelimenin Türkçedeki yükü ile Arapçadaki kök anlamı arasında büyük fark var, bu yüzden önce kökü koymak gerekiyor.
- Çiftçiye Arapçada kâfir denir — çünkü tohumu toprakla örter. Kur'an bu kullanımı kendisi yapar: "Yağmur gibi ki, bitirdiği bitki çiftçilerin (küffâr) hoşuna gider" (Hadîd 57/20). Aynı kelime, aynı sûrede tarım anlamında.
- Geceye kâfir denir, çünkü her şeyin üstünü örter.
- Zırh giyene "kefere dır'ahu" denir — bedenini örttü.
- Kefâret, işlenen bir suçun üstünü kapatan telafidir.
Buradan çıkan tanım kritiktir: küfür, bilmemek değildir; bildiğinin üstünü örtmektir. Cehalet ile küfür ayrı şeylerdir. Kur'an'ın kâfir dediği kişi, önüne konan delili görmemiş kişi değil, gördüğünü örtmeyi seçmiş kişidir. Nitekim Kur'an, Firavun'a karşı Mûsâ'nın ağzından bunu açıkça söyler: "Andolsun, bunları indirenin göklerin ve yerin Rabbi olduğunu bilmişsindir" (İsrâ 17/102).
Bir de kelimenin zıddına bakın: Kur'an'da küfr'ün karşısına çoğu zaman îmân değil şükür konur ("şâkiren ev kefûrâ", İnsân 76/3). Şükür verileni görüp itiraf etmek, küfür ise verileni örtmektir. Yani küfür, temelde bir nankörlük kavramıdır.
Bu ayrım, kelimeyi bir hakaret sözü olmaktan çıkarıp bir durum tarifi haline getirir. Bu tefsirde de öyle kullanılacaktır.
Kök n-z-r. Uyarmak, ama özel olarak kötü bir sonucu önceden haber vermek. Bu yüzden Kur'an peygamber için iki kelimeyi çift olarak kullanır: beşîr (müjdeleyen) ve nezîr (uyaran).
Aynı kökten nezr — adak — gelir. İkisinin ortak noktası, henüz gerçekleşmemiş bir şeyi şimdiden bağlayıcı hale getirmektir.
Cümlenin görünüşte kesin bir hükmü var: "uyarsan da uyarmasan da inanmazlar". Buradan "kâfirler asla iman etmez" gibi genel bir sonuç çıkarmak, hem tarihe hem Kur'an'ın kendisine aykırıdır.
Çünkü bu ayetin indiği yıllarda kâfir olan pek çok kişi sonradan iman etti; İslam tarihinin en tanınmış isimlerinin bir kısmı bu ayet indiğinde henüz karşı taraftaydı. Kur'an ayrıca kapıyı açık tutar: "De ki: Ey kendi aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin" (Zümer 39/53).
Müfessirlerin çoğu bu yüzden ayeti şöyle anlamıştır: hüküm, küfrü huy edinmiş, delil karşısında tutumu sabitlenmiş belirli bir grup içindir; her inkârcı için genel bir kader hükmü değildir. Nitekim ayet "kâfirler" demiyor, "küfretmiş olanlar" diyor — bir eylemi yapmış olanlar.
Bir de ayetin muhatabına bakın: ayet, uyarıyı yapan kişiye söyleniyor. İşlevi bir hüküm vermek değil, uyaranı rahatlatmaktır: senin görevin ulaştırmaktır, sonucu üretmek değil. Kur'an bunu başka yerde açıkça söyler: "Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin" (Kasas 28/56).