2/17-20 — İki benzetme
Bölüm, iki uzun tabloyla kapanıyor. İkisi de ışık ve karanlık üzerine kurulu, ama iki farklı durumu anlatıyorlar.
"Onların durumu, bir ateş yakan kimsenin durumuna benzer: ateş çevresini aydınlatınca, Allah onların ışığını giderdi ve onları karanlıklar içinde, görmez halde bıraktı. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık dönmezler."
En ince ayrıntı burada: adam ateş yaktı, ama Allah ışığını giderdi. Metin "nârihim" (ateşlerini) demiyor, "nûrihim" (ışıklarını) diyor.
Ateşin iki özelliği vardır: aydınlatır ve yakar. Ayet, aydınlatan tarafın alındığını, yakan tarafın kaldığını söylüyor. Yani ellerinde ateş var — ama artık işe yaramıyor, sadece zarar veriyor.
Bunun somut karşılığı şudur: kişi dinî bir aidiyet edinmiştir, ışığını da bir an görmüştür — "çevresini aydınlatınca" ifadesi bunu söyler, demek ki bir an aydınlık olmuştu. Ama içi boşaldığında geriye yalnızca yükümlülüğü, riski ve yakıcılığı kalır; yol gösterme işlevi gitmiştir.
Karanlıklar çoğul, ışık tekil. Bu da Kur'an'da tutarlı bir örüntüdür: nûr hep tekil, zulümât hep çoğul geçer ("karanlıklardan aydınlığa çıkarır", Bakara 2/257). Doğrunun bir tane, yanlışın sayısız olması.
"Sağır, dilsiz, kör" üçlüsü, 7. ayetteki üç organa karşılık geliyor — ama burada organlar sağlamdır, işlev yoktur. Ve sıra dikkat çekicidir: dilsizlik ortada. Duymayan öğrenemez, öğrenmeyen söyleyemez, söyleyemeyen yolunu göremez. Zincir kapanınca "artık dönmezler".
"Ya da gökten boşanan bir sağanağa tutulmuş gibidirler: içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar… Şimşek neredeyse gözlerini alacaktır. Önlerini aydınlattıkça yürürler, karanlık çökünce dikilip kalırlar."
İkinci tablo, birincisinden farklı bir tipi anlatır. Birincisinde ışık bir kez gelip tamamen gitmişti; burada ışık aralıklı olarak gelip gidiyor.
Portre son derece somut: adam şimşek çaktığında birkaç adım atıyor, karanlık çökünce olduğu yerde donuyor. İlerleme kesintili, güvensiz, dış şartlara bağımlı.
Bu, ikinci ve daha yaygın bir tipin tarifi: kişi tümüyle kopmuş değildir. Bir uyarı geldiğinde, bir korku anında, bir cenazede, bir hastalıkta harekete geçer; şartlar normale döndüğünde durur. Yürüyüşünü kendi kararı değil, dışarıdan gelen sarsıntı belirler.
صَيِّب kelimesi s-v-b kökünden — hem yağmak hem isabet etmek. Aynı kökten isabet gelir. Sağanak, hedefini bulan bir şeydir; kaçılamaz.
Parmaklarını kulaklarına tıkamaları ayrıca anlamlıdır. Gök gürültüsünden korunmak için yapılan bu hareket işe yaramaz — sesi kesmek yıldırımı durdurmaz. Uyarıyı duymamak, uyarılan tehlikeyi ortadan kaldırmıyor.
Bölüm şöyle kapanıyor: "Allah dileseydi işitmelerini ve gözlerini giderirdi." Yani şu ana kadar duydukları ve gördükleri de bir imkândır; henüz elden alınmamıştır. Bölüm bir hükümle değil, açık bırakılmış bir kapıyla bitiyor.
İkisi de aynı şeyi söylüyor: ışık dışarıdan gelir. Ne ateş yakan adam ışığı elinde tutabiliyor, ne fırtınadaki adam şimşeği çağırabiliyor. İnsanın elinde olan tek şey, ışık geldiğinde yürümektir.
Ve iki tablo da hareket üzerinden kuruluyor: birincisinde hareket tamamen durmuş ("dönmezler"), ikincisinde kesintili. Sûrenin beşinci ayetinde muttakîler için kullanılan tabir hatırlanırsa — yolun üzerinde olmak — buradaki karşıtlık tamamlanır: biri yolun üstünde yürüyor, diğerleri karanlıkta duruyor.