وَإِذَآ أَنْعَمْنَا عَلَى ٱلْإِنسَٰنِ أَعْرَضَ وَنَـَٔا بِجَانِبِهِ
Ve izâ en'amnâ ale'l-insâni a'rada ve neâ bi-cânibih, ve izâ messehü'ş-şerru kâne yeûsâ · Kul küllün ya'melü alâ şâkiletihî fe-rabbüküm a'lemü bimen hüve ehdâ sebîlâ
"İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizer; ona bir kötülük dokunduğunda ise umutsuzluğa düşer. De ki: 'Herkes kendi biçimine göre iş yapar. Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.'"
Deyimin somut resmi kaydedilmelidir: "yanını uzaklaştırdı" — yani omuz çevirdi, sırtını döndü. Arapçada bu, kibirle uzaklaşmayı anlatır.
Aynı deyim Fussilet 41/51'de geçer (ve izâ en'amnâ ale'l-insâni a'rada ve neâ bi-cânibih) — iki ayet kelime kelime aynıdır. Orada işlendi ve oraya dayanıyorum.
| Yer | Kötülük dokununca |
|---|---|
| Fussilet 41/51 | Fe-zû duâin arîd — geniş geniş dua eder |
| İsrâ 17/83 | Kâne yeûsâ — umutsuzluğa düşer |
Aynı açılış, iki ayrı devam. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: iki ayet, aynı insanın iki ayrı tepkisini kaydediyor — biri yalvarma, öteki umut kesme. İkisi de zorluk anında.
Ve Zümer 39/53'te (lâ taknatû min rahmetillâh) umutsuzluğun yasaklandığı işlendi. Oraya dayanıyorum: burada tarif edilen hâl, orada yasaklanan hâldir.
ش-ك-ل kökü: benzemek; ve bağlamak (şikâl — hayvanın ayağına vurulan bağ). Şâkile, dilcilerce iki şekilde açıklanır:
Ama iki okumanın da ortak yanı kaydedilebilir ve bunu bir gözlem olarak veriyorum: kelime, kişinin kendine ait bir şeyden söz ediyor. Ve ayetin devamı bunu bir hüküm cümlesi yapmıyor — bilmeyi Allah'a bırakıyor: fe-rabbüküm a'lemü bimen hüve ehdâ sebîlâ.
Bu, sûrenin omurgasında tablolanan sorumluluk hattının bir halkasıdır. Ve STYLE gereği kaydedilmelidir: ayet, kimin doğru yolda olduğunun bilgisini insana bırakmıyor. Bu, başkası hakkında hüküm kurmayı kapatan bir cümledir.