فَلَمَّا جَآءَ ءَالَ لُوطٍ ٱلْمُرْسَلُونَ · قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ · قَالُوا۟ بَلْ جِئْنَٰكَ بِمَا كَانُوا۟ فِيهِ يَمْتَرُونَ · وَأَتَيْنَٰكَ بِٱلْحَقِّ وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ
Fe-lemmâ câe âle Lûtıni'l-mürselûn · Kāle inneküm kavmün münkerûn · Kālû bel ci'nâke bimâ kânû fîhi yemterûn · Ve eteynâke bi'l-hakkı ve innâ le-sâdikūn
"Elçiler Lût ailesine geldiğinde, · Lût: 'Siz tanınmayan kimselersiniz' dedi. · Dediler ki: 'Hayır, biz sana onların şüphe edip durdukları şeyi getirdik. · Sana gerçeği getirdik; biz doğru söyleyenleriz.'"
ن-ك-ر kökü: tanımamak, yabancı bulmak. Münker — tanınmayan; ve buradan "hoş karşılanmayan, reddedilen."
Aynı ifade Zâriyât 51/25'te İbrâhim'in ağzından geçmişti: kāle selâmün kavmün münkerûn. İki sahnede aynı cümle, iki ayrı peygamberin ağzında. Bu, doğrulanabilir bir tekrardır.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: sûre iki karşılaşmayı aynı kelimeyle açıyor. İkisinde de ilk tepki tanımamaktır — ve ikisinde de konuklar kendilerini bir haberle tanıtıyor.
م-ر-ي kökü: şüphe etmek, tartışmak. Mirye — kuşku. Dilciler kökün somut anlamını "memeyi sağmak için çekiştirmek" olarak kaydeder ve şüpheyi "bir konuyu ileri geri çekiştirmek" resmiyle açıklar.
Ve kelimenin nesnesi kaydedilmelidir: bimâ kânû fîhi yemterûn — "şüphe edip durdukları şey." Yani getirilen şey, tartışılan şeyin kendisi.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: cevap, azabın adını vermiyor. Onu, karşı tarafın kendi şüphesiyle adlandırıyor. Tartıştıkları şey geliyor.