وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَٰٓئِكَةِ إِنِّى خَٰلِقٌۢ بَشَرًا مِّن صَلْصَٰلٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ · فَإِذَا سَوَّيْتُهُۥ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِى فَقَعُوا۟ لَهُۥ سَٰجِدِينَ · فَسَجَدَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ · إِلَّآ إِبْلِيسَ أَبَىٰٓ أَن يَكُونَ مَعَ ٱلسَّٰجِدِينَ
Ve iz kāle rabbüke li'l-melâiketi innî hâlikun beşeran min salsâlin min hamein mesnûn · Fe-izâ sevveytühû ve nefahtü fîhi min rûhî fe-kaû lehû sâcidîn · Fe-secede'l-melâiketü küllühüm ecmaûn · İllâ İblîse ebâ en yekûne mea's-sâcidîn
"Hani Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben kuru bir çamurdan, biçim verilmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. · Ona biçim verip içine ruhumdan üflediğimde, hemen ona secdeye kapanın.' · Bütün melekler topluca secde etti; · yalnız İblîs, secde edenlerle birlikte olmayı reddetti."
Sâd 38/71-74'te bu iki aşama işlendi ve Tahrîm 66/12'de nefahtü fîhi min rûhî ifadesi çözümlendi. Oralara dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
Sâd bölümünde kaydedilen "iki aşama" kaydı burada da geçerlidir: tesviye (biçimin tamamlanması) ve nefh (üfleme). Secde emri ikisinin sonuna bağlanmış.
Sâd ile Hicr arasındaki fark kaydedilmelidir: Sâd'da madde tîn (çamur) idi, burada salsâlin min hamein mesnûn. Aynı sahne, madde adı değiştirilerek anlatılıyor.
Fiil kaydedilmelidir: emir "secde edin" değil, "secde ediciler olarak kapanın". Yani hem hareket (vukū') hem hâl (sâcidîn) belirtiliyor.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümle secdeyi bir tören olarak değil, bir anda gerçekleşen bir düşüş olarak resmediyor. Ve bu, sûrenin otuz birinci ayetinde İblîs için kullanılacak kelimeyle karşılaşacak: o, ebâ — direndi.
Arapçada küll ve ecma' ikisi de kapsam pekiştirmesidir; ikisinin bir arada kullanılması hiçbir istisna bırakmaz.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümle kapsamı iki kez kapatıyor, sonra bir istisna geliyor. Yani istisna, kapsamın içinden değil dışından çıkıyor — ve İblîs'in meleklerden olup olmadığı tartışması buradan doğar.
Bu tartışmaya girmiyorum. Ayetin lafzının söylediği şey şudur: secde emri meleklere verildi, İblîs secde etmedi. Kur'an'ın başka bir yerinde (Kehf 18/50 — Kehf) İblîs'in cinlerden olduğu bildirilir; oraya dayanıyorum ve iki bilgiyi birleştirip yeni bir hüküm kurmuyorum.
أ-ب-ي kökü: kesin olarak reddetmek, yanaşmamak. Dilciler ibâı "istememenin en katı biçimi" diye tarif eder: yapmamayı tercih değil, yapmaya yanaşmama.
Ve Sâd'da aynı yerde farklı kelimeler kullanılmıştı: istekbera ve kâne mine'l-kâfirîn (38/74).
Aynı olay, iki ayrı fiille. Biri sebebi (kibir), öteki eylemi (ret) adlandırıyor. Bu, sûreler arası doğrulanabilir bir örtüşmedir.