رَبَّنَآ إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِى وَمَا نُعْلِنُ ۗ وَمَا يَخْفَىٰ عَلَى ٱللَّهِ مِن شَىْءٍ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَا فِى ٱلسَّمَآءِ · ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى وَهَبَ لِى عَلَى ٱلْكِبَرِ إِسْمَٰعِيلَ وَإِسْحَٰقَ ۚ إِنَّ رَبِّى لَسَمِيعُ ٱلدُّعَآءِ
Rabbenâ inneke ta'lemü mâ nuhfî ve mâ nu'lin · Ve mâ yahfâ alallâhi min şey'in fi'l-ardı ve lâ fi's-semâ' · El-hamdü lillâhi'llezî vehebe lî ale'l-kiberi İsmâîle ve İshâk · İnne rabbî le-semîu'd-duâ'
"'Rabbimiz! Sen bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Ne yerde ne gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. · Hamd, ihtiyarlığıma rağmen bana İsmâil'i ve İshak'ı bağışlayan Allah'a mahsustur. Rabbim gerçekten duayı işitendir.'"
Rabbenâ inneke ta'lemü… (ikinci şahıs — İbrâhim konuşuyor) Ve mâ yahfâ alâ Allâhi min şey'… (üçüncü şahıs)
Arapçada buna iltifât (hitabın yön değiştirmesi) denir ve dizinde birçok yerde işlendi (Zuhruf 43/11'de ayrıntılı olarak). Tekrarlamıyorum.
| # | İzah | Cümle kime ait |
|---|---|---|
| 1 | İbrâhim'in sözünün devamı — duasını genel bir hükümle pekiştiriyor | Duanın parçası |
| 2 | Metnin araya girmesi — duayı onaylayan bir kayıt | Anlatıcının sözü |
| Ayet | Çift | Kimin hakkında |
|---|---|---|
| 31 | Sirran ve alâniye | İnfak — kulun fiili |
| 38 | Mâ nuhfî ve mâ nu'lin | Bilinme — Allah'ın ilmi |
Aynı ikili, biri emir biri ikrar olarak. Bunu bir sûre içi örgü olarak kaydediyorum ve doğrulanabilir: kul gizli ve açık verecek; ve gizli ile açık arasındaki fark, bilen taraf için yok.
Ve Hicr 15/54'te İbrâhim'in ağzından aynı kelime bir soru içinde gelecek: e-beşşertümûnî alâ en messeniye'l-kiber. İki sûre aynı durumu iki ayrı kipte veriyor:
| Yer | İfade | Kip |
|---|---|---|
| İbrâhim 14/39 | Vehebe lî ale'l-kiber | Hamd — olmuş bitmiş |
| Hicr 15/54 | Alâ en messeniye'l-kiber | Soru — şaşkınlık ânı |
Aynı kelime, biri müjdenin ânında biri sonrasında. Bu, sûreler arası doğrulanabilir bir örtüşmedir ve Hicr bölümünde ayrıca ele alınacaktır.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümlenin yeri anlamlıdır. İbrâhim bunu, geçmişte kabul edilmiş bir duanın ardından söylüyor — çocuk verilmiş, sonra "duayı işitendir" denmiş. Yani sıfat bir temenniden değil, bir tecrübeden çıkarılıyor.