فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَآءِ أَخِيهِ ثُمَّ ٱسْتَخْرَجَهَا مِن وِعَآءِ أَخِيهِ كَذَٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِى دِينِ ٱلْمَلِكِ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ نَرْفَعُ دَرَجَٰتٍ مَّن نَّشَآءُ وَفَوْقَ كُلِّ ذِى عِلْمٍ عَلِيمٌ
"Kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı; sonra onu kardeşinin yükünden çıkardı. İşte Yûsuf'a böyle bir plan öğrettik. Yoksa kralın hukukuna göre kardeşini alıkoyamazdı — Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimizin derecelerini yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vardır."
Kökün somut merkezi bir eşyadır: وِعَاء — kap, çuval, içine bir şey konan şey. Yûsuf 12/76'da kelime düpedüz bir yük çuvalıdır. "Kardeşinin kabından (vi'âi ehîhi) önce onların kaplarını (ev'iyetihim) aramaya başladı." (Yûsuf 12/76)
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: aranan kabın nerede olduğu bilinmektedir. Buna rağmen ötekiler önce aranıyor — çünkü doğrudan hedefe gitmek planı bozardı. Metin bu ayrıntıyı vermeseydi sahne eksik kalırdı.
Genel kabul şudur: kelime, karşılığın adı olarak kullanılıyor. Yani Allah'a nispet edilen keyd, kötü niyetli bir hile değil; kurulan tuzağı sahibine döndüren karşılıktır. Yûsuf 12/76'da keyd Allah'a nispet edilir ve orada olumsuz bir anlam taşımaz.
Arapçada keyd zorunlu olarak kötü değildir. Kur'an bunu açıkça gösterir: Yûsuf kıssasında kardeşini alıkoymak için kurulan plan keyd diye anılır ve bu plan Allah'ın öğrettiği bir plandır.
Ve li- harfi kaydedilmelidir: kidnâ li-Yûsuf — "Yûsuf için". Arapçada kâde alâ aleyhte, kâde li lehte olan tertibi bildirir. Yani harf, kelimenin yönünü belirliyor.
Bu, sûrenin 5. ayetiyle karşılaştırılmalıdır: orada fe-yekîdû leke keydâ denmişti — orada da li/leke harfi vardır ama bağlam zarar bildirir. Bu yüzden yönü belirleyen tek başına harf değil, cümlenin bütünüdür. Bunu bir kayıt olarak veriyorum.
| Öğe | İfade | Kalıp |
|---|---|---|
| Alt | Külli zî ılmin | "İlim sahibi" — ilme sahip olan |
| Üst | Alîm | Mübalağa sıfatı — ilmin kendisi olan |
Arapçada zû ılm ile alîm arasındaki fark budur: birincisi bir şeye sahip olmayı, ikincisi bir vasfa sahip olmayı bildirir. Yani cümle, dilbilgisiyle bir mertebe kuruyor.
| Okuma | Kim |
|---|---|
| 1 | Allah — bütün bilenlerin üstünde O vardır |
| 2 | Genel bir ilke — her bilenin üstünde daha çok bilen bir başkası bulunur; zincir Allah'ta biter |
Ve Kehf'nin ekseniyle bağ burada kurulmalıdır. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum:
Kehf, dört kıssa boyunca bilginin sınırını işlemişti — ve lem tuhıt bihî hubrâ (18/68), kul rabbî a'lemü bi-ıddetihim (18/22). Yûsuf sûresi aynı meseleyi tek bir cümlede topluyor ve bir sûrenin ortasına, bir plan sahnesinin hemen ardına yerleştiriyor.
Ve yerleştirme yeri anlamlıdır: cümle, bilginin başarıya ulaştığı anda geliyor. Plan işlemiş, kardeş alıkonmuştur. Tam o noktada, bilginin bir üstü olduğu hatırlatılıyor.
Ve sûrenin sonunda aynı kişi bunu kendi ağzıyla söyleyecek: ve allemtenî min te'vîli'l-ehâdîs (101) — "bir kısmını öğrettin."