وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِى ٱلْأَرْضِ يَتَبَوَّأُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَآءُ نُصِيبُ بِرَحْمَتِنَا مَن نَّشَآءُ وَلَا نُضِيعُ أَجْرَ ٱلْمُحْسِنِينَ · وَلَأَجْرُ ٱلْءَاخِرَةِ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَكَانُوا۟ يَتَّقُونَ
"İşte böylece Yûsuf'u o ülkede yerleştirdik; orada dilediği yerde konaklıyordu. Biz rahmetimizi dilediğimize eriştiririz ve iyilik edenlerin karşılığını zayi etmeyiz. Âhiret karşılığı ise, inanan ve korunanlar için daha hayırlıdır."
Cümle (ve kezâlike mekkennâ li-Yûsufe fi'l-ard) 21. ayetle birebir aynıdır ve orada tablolamıştım. İki ayet arasındaki fark, cümlenin devamındadır:
| Ayet | Devamı | Durum |
|---|---|---|
| 21 | Ve li-nuallimehû min te'vîli'l-ehâdîs | Öğretme — köle olarak alınmış |
| 56 | Yetebevveü minhâ haysü yeşâ | Serbestlik — dilediği yere yerleşiyor |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin lafzıdır: aynı fiil (mekkennâ) iki kez kullanılıyor; ilkinde kişinin hareket alanı yoktur, ikincisinde dilediği yerdedir. Metin, "yerleştirme"nin iki ucunu aynı kelimeyle adlandırıyor.
يَتَبَوَّأُ — kök ب-و-أ, V. bâb: bir yeri kendine yurt edinmek, yerleşmek. Mübevve' — yerleşim yeri.
Ve bu cümle 90. ayette Yûsuf'un ağzından birebir tekrarlanacak: fe-inne'llâhe lâ yudîu ecra'l-muhsinîn.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: sûrenin bu noktasında dünyevî yükseliş tamamlanmıştır — ve hemen ardından bir karşılaştırma konuyor. Aynı işi 101. ayetteki dua yapacak: mülk elde edilmişken istenen şey başka olacak.